Archive for category kitaplar

Date: Ekim 20th, 2009
Cate: kitaplar

Salander is plotting her revenge – against the man who tried to kill her, and against the government institutions that very nearly destroyed her life. But it is not going to be a straightforward campaign.

The Girl Who Kicked The Hornets Nest

The Girl Who Kicked The Hornet's Nest

After taking a bullet to the head, Salander is under close supervision in Intensive Care, and is set to face trial for three murders and one attempted murder on her eventual release. With the help of journalist Mikael Blomkvist and his researchers at Millennium magazine, Salander must not only prove her innocence, but identify and denounce the corrupt politicians that have allowed the vulnerable to become victims of abuse and violence. Once a victim herself, Salander is now ready to fight back

Date: Ekim 19th, 2009
Cate: kitaplar

EKSİK KALAN

Eksik Kalan

Eksik Kalan

Oysa ben sabretmeyi yıllar önce öğrenmiştim. Bedenimden önce ruhumun açlığını avutmam bir çocukluk döneminin neredeyse tamamını aldı. Derin bir ruhu ıslah edip topluma kazandırırken tüm oyuncaklardan uzaktaydım. Bir tek puzzle, yap boz ve legolar içimdeki karışıklıkla örtüştüğünden olsa gerek uğraş alanıma girerdi. Ve tek destekçim bir peluş ayıydı. Ben iç dünyamda kendi savaşımı verirken ufacık yüreğimle kahraman oluyordum. Suskunluğumun ve etrafımdakilerin savaşımdan bihaberliği üzerime gereksiz sıfatlar yapıştırıyordu. Ve kendimi bulup, yaşadığım çevremi kabullenmeye başladığım zaman artık kravatıyla okul yolunu tutan çirkin bir ergendim. Yaşayamadan ömrümün en cıvıltılı olabilecek zamanını vermiştim fabrika hatası yüreğime. Çok sonraları fark ettim aslında arkamda kalan çocukluğumun içimde kaldığını. Ama dönemezdim geriye, önümde gitmem gerek meçhul bir gelecek dururken.

Date: Ekim 19th, 2009
Cate: kitaplar

AİDİYETSİZ

AİDİYETSİZ

AİDİYETSİZ

Eğer stresin bir kokusu olsaydı şüphesiz bu kokudan burnunun direği kırılırdı. Buram buram yayılan envai çeşit endişeye mahal vermiş bedenin kokusu… Kokan her beden ayrı bir öykü nakşedebilir görebilen göze ve her öykü ayrı bir yol çizer önümüze. Yollar uzağı resmeder kimine, kimide düşmez bir mesafenin derdine, yanı başındaki yola çöreklenir ve dalar balıklama öykünün içerisine. Kalmak ve gitmek arasında ki ayırıma genç yaşta varmış, kalıp kendisinin olmayan bir hayatı yaşacağına gidip kendi kurduğu göçebe hayatı yaşamayı seçerek başlamıştı tuhaf yaşam öyküsünü örmeye.

Genzi yakan hayali bir kokunun kokarcasıydı dört duvar arasına sıkışmış. Onun stresinin kokusunu yan daireden almak pek zor sayılmadığı gibi, bir kez olsun onu görmek anlamaya yeterdi yaşadıklarını. Küçük bir bedene sığınmış koca bir adam gibiydi. Yaşıtlarından uzun boyu, boyundan büyük kelamı vardı. Sarıya yaklaşan açık kahve saçları, ince bir bedeni, bembeyaz teni, kibar dili ile yabancıydı teni içinde doğduğu coğrafyaya. Koyu kahve gözlerinde yan yana siper almış oklar gibiydi kirpikleri, ince dudakları, ufak burnu, geniş anlı, her an değişebilecek mimikleri, her daim şık ve temiz giyimi ile imrenilmeye müsait özene bözene yaratılmış küçük bir âdemoğluydu. Ya onu gözümde fazla büyütüyordum ya da sahiden hızlı büyüyordu ancak bu hızlı gidişat daha çok ruhsal bir ilerlemeydi.

Baskıcı otoriter bir baba, kuralcı dediğim dedik bir anne, her an gölgesini üstünde hissettiği hala figürü ile kendi hayatının bütün kontrolü daha çocukluktan itibaren ele geçirilmişti. Denizlerle çevrilmiş bir ada gibi hissediyor ne kalıp sürüp gidene boyun eğebiliyor ne de kaçıp kurtulabiliyordu bu yaban sömürgelikten. Aslına bakılırsa herkes onun iyiliğini düşünüyordu düşünmesine ama hiç kimse ona ne düşündüğünü sormuyordu. O bir çocuktu ve nereden bilecekti kendisi için doğru olanı…

Hafta içi özel okuluna gidiyor, hafta sonları özel ders ve yabancı dil eğitimi alıyor, kendine harcayacağı veya fütursuzca dolaşacağı herhangi bir zamanı olmuyordu. Her daim başkası tarafından programlanmış uygulanması gereken bir hayatı yaşıyordu. Kendisinin olmayan bir hayatı… Kaçak bir diyalog ile dostluğumuzu sınırlı dakikalara sığdırarak muhabbet ediyor ben sıradan yaşantımın rutin geleneklerini anlatırken o hepimizin pek özendiği yaşantısından dert yanıyordu. Ebeveynleri kendi olamadıkları rolleri çocuklarına giydirmek istiyordu. İyi bir doktor, iyi bir mühendis, saygın bir sanatsever, kültürlü bir entelektüel diye her şey olsun istenirken o hiç olmayı tercih etti. Hiç olmanın dayanılmaz hafifliği… Ve on altı yaşına girdiği günün ertesi, meçhul olup kayıplara karıştı bir cumartesi gecesi.

Aylarca kendisinden haber alınamamış, kaçırıldığı düşünülmüş tam herkes yaşamından umudu kestiği anda dönüvermişti evine. Döndüğünde olduğundan farklı bir hale bürünmüştü, o itaatkâr çocuk gitmiş daha konuşkan ve asi, kendisinden beklenenlere cevap vermeyen, bildiğini okuyan biri gelmişti. Dönmesiyle o bildik yaşamına sürüklenmesi bir olmuştu. Ailesi onu çok başıboş bıraktıkları için kaçtığını, kötü arkadaşların beynini yıkadığını düşünerek onu yeniden hatta eskisinden daha beter bir hapse almıştı. Kimseyle görüşsün istemiyorlardı. Bizim dostluğumuzun en yoğun dönemleri de işte bu zamana denk geliyordu. Kapı komşusu olduğumuzdan görüşülmemize ses çıkarılmıyordu. Benden beş yaş büyüktü ve ismi Zahir olmasına rağmen kimse ona ismiyle hitap etmez bu ev kuşu hallerinden dolayı çeşitli yakıştırmalar ile seslenirlerdi. Kendisi o vakitler bana şu kayıp olduğu dönemde yaşadıklarını anlatıyordu. Birbirinden farklı insanları anlatırken heyecanlanıyor, pek çok kez dayak yediğini, hırsızlık yaptığını, sokak çocukları ve tinerciler ile birlikte geçirdiği günlerde burada olduğundan daha mutlu olduğunu söylüyordu. Yaklaşık bir yıl sonra lise öğrenimi bittikten ve daha diplomasını almadan yeniden kayıplara karıştı. Söylemlerinden belliydi aslında, kaçmak özgürlük demekti ve onu ancak bu şekilde elde edebiliyordu. Konumu gereği muhatap olduğu o burjuva aile ve çocuklarından haz etmiyordu. Aklımda kalan sözü ‘bir şey olanlardan çok sıkıldım bu yüzden hiç olanı arıyorum…’ demesiydi. Yinede kendisine dayatılan çoğul rollerin etkisini bütün yaşantısı boyunca hissetti. Bu yüzden ne bir şey kalabildi ne bir hiç olabildi…

Onu tanıyan herkesin yeniden ondan umudu kestiği zamanlardı, tam on altı ay olmuş ve hala geri dönmemişti. Tüm mahalle onu konuşuyor, ailesi bu duruma perişan oluyor, kayıp ilanları şehirde elden ele geziyor ama bir türlü bulunamıyordu. Her şey bitti sanılırken onun için hayat yeni başlıyordu. Evini terk ettiğinde yanına aldığı tek şey kemanıydı. Ailesinin şüphesiz ona kazandırdığı yeğane ve sevdiği tek özellikti keman çalabilmek. Ve bir gün yeniden çıkageldi bu gidip gelme hallerininin ardı arkasının kesilmeyeceği anlaşılarak. Kayıp olduğu zamanlarda yaptıklarını tüm mahallede ballandıra ballandıra anlatıyor, içine kapanık o delikanlı artık tamamen dışa vurumcu bir hale bürünüyordu. İlk geldiğinde bir grup anarşisti ardında getirdi. Bunca anarşist içinde onlardan biri gibi olmuştu. Mahalledeki tüm gençlere uzun nutuklar atıyor. Eylemler düzenliyor, sistemi değiştireceklerine inandıkları hayali bir devrimi bekliyorlardı. Çok geçmeden bu ahvallerinden kendisi bile sıkılmış olacak ki yeniden çekip gitti. Ailesi yeniden kahroldu ve çok sürmeden yeniden döndü. Bu kez koyu bir dindar oluvermişti. Tuhaf zikir adetleri, ibadetler ile Allaha sadık olmaya yemin etmiş bir mümindi sözde. Bir tarikata katılmıştı ve elinde tespihiyle dolaşıyor mahalleliyi dine davet ediyordu. Hiç kimse ona anlam veremiyor bazen kafayı sıyırdığına inanıyordu. Ailesi çılgına dönse de ona laf dinletemiyor azıcık baskı ve tembihte yeniden yol alıyordu. Hiç olmamasından yanlarında bir dindar olmasını yeğliyorlardı. Çok geçmeden bir şafak vakti sabah namazına diye çıktığı eve dört beş ay sonra alkolik ve küfürbaz bir serseri olarak geri döndü. Bu kez alkol aklını başından almış nereye gittiği ve neler yaptığı meçhul kalmıştı. Zahir’e dair değişmeyen tek şey Kemanı’na duyduğu sevgiydi. Onu her daim gittiği yere götürmüş ve yeni besteler üreterek çalmaya devam etmişti. Hayat mı onunla oynuyordu yoksa o mu hayatla dalga geçiyordu? Bir oyuncu gibi sık sık rol değiştiriyor üstelik bunu sahnede değil hayatına entegre ediyor ve bir süre böyle yaşıyordu. Merak ediyordum bu rol değişimleri aniden bir gecede mi oluyordu yoksa zamanla mı gelişiyordu? Eğer zamanla gelişiyor ise Tanrı onunla gerçekten uğraşıyordu, ama eğer anidense bu değişim birilerinden intikam aldığı besbelliydi.

Kendisiyle olan irtibatım selamlaşmaktan öteye bir yol almıyordu artık. Ben ona bulaşmak istemiyordum oda onu belki de ender anlayabilen insanlardan olduğumdan tanımlanmak istemiyordu. Dağınık kalmak, göçebe olmak, tavsiye almamak işine geliyordu. Mahallelinin eğlencesi olmuş Zahir bir sonraki gidip dönüşü üzerinden iddiaya bile giriliyordu. Ama Zahir herkesi şaşırtmayı her seferinde başarıyordu. Ayyaş, serseri Zahir en son bir gece ansızın ama alışılagelmiş şekilde ortadan kayboldu. Gelmesi bu defa bir hayli sürdü, Şanlıurfa’da olduğumdan ancak anlatılanlar kadarıyla biliyordum artık med-cezir yaşayan Zahir’i… 2007 Temmuz ayında kendisiyle Mersin’de tesadüfen karşılaştık. Bir restoranda garsonluk yapıyormuş, üniversiteye gitmeye karar vermiş ama bu kez üstünde eğreti duran bir entelektüellik, sanatçı bir duruş vardı. Benim yabancı olduğum sanatsal akımlardan söz ediyor, kuramsal bir kamyon dolusu laf ediyordu. Geçmişi ve değişkenliği hakkında tek kelime etmiyordu. Seyrelmiş ve çocukluğuna nazaran koyu kahve saçları, göz kenarlarında ve anlında oluşmaya başlayan çizgileri genç yaşta yaşlanmaya meyil ediyordu. Sigara üstüne sigara yakıyor ve bunun farkında olmuyordu. Konuşurken gözlerinin içine bakıyor, gülünce gözlerinin içi gülüyor ama somurtunca sebebini kendim zannediyordum. Bir yanı sürgün yaşantısından ölesiye memnun bir yanı yerleşik olamamaktan muzdarip hızlı yaşamaktan yorgun… Çok geçmeden, bir daha ne zaman rastlaşırız düşünmeden ayrıldık.

Şimdi merak içindeyim uzun zamandır kendisinden haber alamadığım bu aidiyetsiz, göçebe ve değişken varlığın şuan hangi hale büründüğünü. Muhtemelen yine bir yerlere konmak, çok geçmeden gitmek ama bir yere varmamak istiyordur. Zannımca hala üzerinde ki son ahvalinin yerleşik kalacağı yanılgısıyla yaşıyordur. Oysa o gitmeden ve değişmeden yaşayamazdı, bu yüzden hep aidiyetsiz kalacaktı…