Archive for Ekim, 2009

Date: Ekim 31st, 2009
Cate: Yararlı Bilgiler - Usefull Information

Türk Şarapları

Türk Şarapları

Türk Şarapları

Ben şarap içmeyi seven, yeni şaraplar keşfetmekten fazlasıyla keyif alan biriyim. Bundan yıllar önce Bodrum Müzesindeki Uluburun Batığı’nı gördüğümde gözlerime inanamadım: Batıktaki anforalarda üzüm çekirdekleri bulunmuştu, Bronz çağında bile Anadolu’da şarap üretiliyordu!

Son yıllarda Türkiye’deki şarap sektörünün gelişimi izlemek ve şarabın anavatanınadönüş sürecine tanıklık etmek bir şarap meraklısı için çok büyük bir keyif. Uzunca süredir yurt dışında yaşayan biriyim. Bu süre zarfında çokca seyahat etme şansı da, bu seyahatlerde çok ilginç insanlar tanıma şansı da buldum. Şarabın yalnız bir içki değil, bir kültür olduğuna dair olan inancımı da pekiştirdi bu seyahatler ve insanlar. 2009 yazında iki aylık bir süreyle İstanbul’da yaşamamı fırsat bilen yabancı dostlarım gelip bu inanılmaz şehirde beni ziyaret ettiler, büyülenip geri döndüler. Bana göre İstanbul dünyadaki en güzel 2-3 şehirden bir tanesi. Ama bu ziyaretler sırasında bir kez daha farkettim ki, biz kendimizi de elimizdeki güzellikleri de anlatmayı gerçekten hiç bilmiyoruz. Bu konulardan bir tanesi de Türk şarapları. Gelen şarap tutkunu arkadaşlarım hiç beklemedikleri bir şekilde Türk şaraplarından çok etkilendiler. Bu beğenideki aslan payı elbette ki bizim gelişen şarap endüstrimizde. Ama bir şaraptan etkilenmek için yalnızca o şarabın iyi olması yetmez, onun hikayesinin de iyi olması, arkasındaki kültür bağlantısının iyi kurulması, insanın içtiği şarabı kendi bildiği, tanıdığı dünyada bir yere oturtabilmesi lazım. Şarap uzmanları teknik gerekçelerle bu söylediğime itiraz edebilirler, muhtemelen haklı da olacaklardır. Bir konunun gerçek uzmanlarına derin bir saygı duyan biri olarak bunu anlarım. Ama ben bir şarap amatörü olarak yukarıda anlatıklarıma sayısız defalar tanıklık ettim. Aynı şekilde, İstanbul ziyaretleri sırasında dostlarıma anlattığım Türk şaraplarının gelişimi, yerel üzümler, bu şarapları andıran şaraplar hakkındaki bilgilerin onların Türk şaraplarından çok daha fazla keyif almalarını sağladığını da net bir şekilde gözlemledim.

Bu konu burada kalmadı, kendi ülkelerine döndüklerinde izlenimlerini çevreleriyle paylaştılar, çeşitli ortamlarda fikirlerini yazdılar ve benden kendilerine anlatıklarımı tekrar tekrar anlatmamı istediler. İşte bu makalenin orjinal hali İngilizce olarak bu şekilde ortaya çıktı. Ardından da Türk arkadaşlarım bunun Türkçe’sini talep ettiler benden. Bire bir çevirilere inanan biri değilim, bir konuyu birine anlatmak için o insanın dünyasıyla, kültürüyle bağlantılar kurmak, o kültürün düşünce tarzına hitap edebilmek lazım. Yoksa usta Çetin Altan’ın dediği gibi “Türk’e Türk propagandası yapmanın” ötesine geçilmiyor, elbette ki bunun tersi de geçerli. O yüzden, bu da bir çeviri değil, tamamıyla yeni bir yazı oldu.

Türk şaraplarını anlatabilmem için önce kendi şarap zevkimi, özellikle Bordo şaraplarını anlatmam gerekli. Şarap denilince benim için söz konusu olan Bordo şarapları, daha az sıklıkla ise yaz aylarında serinletilmiş bir Loire. Yıllardır Belçika’da yaşıyorum. Malum, Belçika biralarıyla ünlü bir ülke… Ama ben Belçika’yı aslında şarapları için seviyorum. Kulağa ilginç gelse de, öyle. Herhalde öncelikle Fransa’ya yakın olması ve çokca yabancı barındırması nedeniyle Belçika gerçek bir şarap cenneti. Her türlü şarabı çok uygun fiyatlarla bulmak mümkün ama en geniş seçenek Fransız, özellikle de Bordo şaraplarında. Belki biraz da bu yüzden ben de yıllar içinde bir Bordo tutkunu oldum.

Bordo aslında oldukça büyük bir bölge. O yüzden genel bir Bordo şarabından bahsetmek mümkün değil, bu bölgede birbirinden tamamıyla farklı şaraplar üretiliyor. Bordo temel olarak üç bölgede incelenebilir: Margaux, St. Julien, Pauillac, St. Estephe kasabalarını kapsayan Gironde’un sol yakası, diğer adıyla Medoc. Gironde’un sağ yakasında kalan St. Emillion ve Pomerol kasabaları ve Medoc bölgesinin güneydoğusunda yer alan Graves (Grav diye okunuyor) bölgesi. Bu bölgelerin toprak yapıları birbirlerinden farklılıklar gösteriyor, o nedenle yetiştirilen üzümler de farklı.

Örneğin Medoc, Cabernet Sauvignon üzümü için çok uygun bir bölge. Bu nedenle Medoc şarapları yüksek yüzdelerde Cabernet Sauvignon içeren, dolgun ve gövdeli şaraplar. Cabernet Sauvignon yüzdesi kuzeye, St. Estephe’e doğru çıktıkça artıyor. Medoc’un enfeminen şarapları ise Margaux’da yapılanlar.

Gironde’un sağ yakası ise, Merlot üzümlerini yetiştirmek için ideal bir ortam. Bu nedenle bu bölgedeki şaraplar ağırlıklı olarak Merlot içeriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak bu bölgenin en iyi bilinen şarapları olan St. Emillion ve Pomerol’de meyve aroması çok belirgin.

Hangi bölge olursa olsun, Bordo şarapları hemen hemen her zaman karışımlardan oluşuyor. Hiçbir zaman %100 Cabernet Sauvignon veya %100 Merlot şarabı yok. Medoc bölgesindeki şaraplardaki Cabernet Sauvignon, Merlot kullanılarak ‘yumuşatılıyor’. Aynı şekilde St. Emillion ve Pomerol şaraplarındaki ağırlıklı Merlot, çok daha az oranlarda Cabernet Franc veya -daha da az- Cabernet Sauvignon ile dengeleniyor. Cabernet Sauvignon-Merlot karışımı dünyanın her yerindeki şarap üreticileri tarafından kulanılan ve ‘kendini kanıtlamış’ bir karışım. Dünyanın neresine giderseniz gidin, karşınıza bu iki üzüm çıkıyor. Cabernet Sauvignon’a getirilen eleştirilerden biri de bu zaten, yerel üzüm çeşitlerinin kaybolmasına yol açan sömürgeci bir üzüm olması. Elbette bunun üzümün kendisiyle ilgisi yok ama yetiştiriciler için kolay ve sonucu garanti bir üzüm olması bu tür bir sonuca yol açıyor gerçekten.

Türk şaraplarına gelince, Türk şaraplarının bana göre en güzel yanlarından biri, yapımlarında yerel üzümlerin kullanılıyor oluşu. Türkiye’de en iyi bilinen iki üzüm çeşidi Boğazkere ve Öküzgözü. Boğazkereden yapılan şaraplar koyu, gövdeli, tanenli bir karaktere sahip. Öküzgözünden yapılan şaraplar ise daha meyve aromalı bir karakterde. Bu anlamda Boğazkere ile Cabernet Sauvignon ve Öküzgözü ile Merlot arasında bir analoji kurmak mümkün. Böyle bir analoji karışımların anlaşılması için çok yararlı olsa da, bunun ötesine taşımamak gerek. İyi bilinen diğer bir yerel üzüm çeşidi ise Kalecik Karası. Yukarıdakine benzer bir analoji Kalecik Karası ile Pinot Noir arasında da kurulabilir. Pinot Noir Fransa’nın Bourgogne (Burgundy) bölgesinin şaraplarının ana üzümü, bu şaraplar %100 Pinot Noir üzümünden yapılıyor. Kişisel kanaatim, Kalecik Karası şaraplarının değerinin biraz abartıldığı yönünde. Ama bunu söylerken, Pinot Noir’dan yapılan şaraplardan çok keyif almadığımı da eklemeliyim; ki Pinot Noir, sevenleri için neredeyse bir külttür desem abartmış olmam (Şarap, ama özellikle Pinot Noir meraklılarının Sideways isimli filmi izlemelerini öneririm). Özet olarak, daha narin yapılı şaraplardan hoşlananlar veya daha önce Pinot Noir deneyip de sevmiş olanlar için Kalecik Karası iyi bir tercih olabilir (Kalecik Karası diğer kırmızı şaraplardan biraz daha serin içilmeli). Aynı şekilde Kalecik Karası sevenlerin fırsat bulurlarsa güzel bir Burdundy, kırmızı Rully veya Sancerre’i denemelerini de öneririm. Maalesef Burgundy’lerin fiyatı biraz yüksek olabilir, Rully çok daha iyi bir fiyat performans oranı verir.

Daha küçük alanlarda yetiştiriliyor olduğundan, Kalecik Karası şaraplarının fiyatı geçmişte biraz yüksekti (bu anlamda da Burgundy şaraplarına bir benzerlikten bahsedilebilir). Sanıyorum bu durum artık geçerliliğini yitirdi veya yitirmek üzere. Ama uzun bir süre en pahalı Türk şarabı niteliğini taşımış olması, en iyi Türk şarabının Kalecik Karası olduğu gibi bir yanılsama da yarattı. Şarap sevenler bilirler, şarabın kalitesi ve fiyatı ile her zaman doğru orantı yoktur. Şarap bir keyif meselesi ve hangi şaraptan keyif alıyorsanız, sizin için en iyi şarap odur. Fiyatı beş lira da olsa, birkaç yüz lira da olsa bu durum değişmez.

Bana göre Türkiye’nin en güzel şarapları, Boğazkere ve Öküzgözü karışımlarından oluşuyor. Son dört beş yıldır, çokca yeni karışım denemesi yapılıyor ve çok güzel karışımlar da ortaya çıkıyor. Ama bu karışımların hemen hemen hepsinde bu iki üzümden biri yer alıyor. Benim üniversite dönemimde en sevdiğim şarap Tekel’in ürettiği, Boğazkere-Öküzgözü karışımı olan, Buzbağ idi. Hem çok hoş içimli, hem de Tekel üretimi olduğu için çok uygun fiyatlı bir şaraptı. Tekel’in elinde hiçbir zaman gerçek anlamda üst düzey bir şaraba dönüşemese de, bana göre Türkiye’nin kült şaraplarından biridir Buzbağ. Tekel özelleştikten sonra, Kayra’nın Buzbağ’ı devam ettirdiğini ve belli bir kalite standardı oluşturduğunu görmekten çok memnun oldum.

Son dönemlerde, özellikle Bozcaada kökenli bir çok yeni üzüm çeşidi de şaraplarda kullanılmaya başlandı. Bunların bazıları uzun süredir bilinse de, içilebilir şaraplarda kullanılmaya başlamaları son dört beş yıldır söz konusu: Karalahna, Kuntra, Papazkarası, Karasakız, Vasikali vb. Ben Karalahna’yı fazla asidik buluyorum ama Corvus’un bazı karışımlarına gerçekten çok güzel bir denge katıyor. Uzun zamandır bilinen bir üzüm olan Papazkarası son dönemlerde çok daha fazla kullanılmaya başlandı ama bu üzümün beni çok etkilediğini söyleyemem. Tesadüfen bulduğum, Bozcaada kökenli Talay’ın Karasakız’ı benim için -belki de düşük beklentilerim nedeniyle- hoş bir sürpriz oldu. Bu şarabı bir kez deneyebildim ve bir istisna olup olmadığından emin olamadım.

Türkiye’de yerleşmiş olan iki şarap üreticisi var: Kavaklıdere ve Doluca. Buna Tekel’in özelleştirilmesinden sonra Kayra’yı da eklemek gerekli. Bu üreticiler, düşük orta ve yüksek seviyede çok çeşitli şaraplar üretmekteler. Son dönemlerde ortaya çıkan bir çok butik şarap üreticisi de var ve bazıları gerçekten daha az miktarda ama mükemmel şaraplar üretiyorlar. Burada Corvus’un adını özellikle anmak gerekli. Doluca’nın Sarafin markası altında ürettiği şaraplar Cabernet Sauvignon, Merlot gibi yabancı üzümlerin tadlarını almak isteyenler için önerilebilir.

Türkiye’de şaraplarla ilgili en temel sorun, şüphesiz ki, fiyatları. Şarap fiyatları, inanılmaz vergiler nedeniyle çok yüksek. İronik bir şekilde, Türk şarapları Türkiye dışında -daha düşük vergiler nedeniyle- çok daha ucuza alınabiliyor. Örneğin Belçika’da yaklaşık 3 €’ya alabildiğiniz Kavaklıdere Yakut Türkiye’de 10 €’dan daha fazla. Fiyatı Belçika’da 6 € civarında olan Kavaklıdere Selection, Türkiye’de 20 €’dan daha fazlaya satılıyor. Avrupa’da 20 € üzerine çıktığınızda, özellikle biraz şarap avcılığı yapmaya da meraklıysanız üst düzey Fransız ve Bordo şarapları içebilirsiniz. Fiyatların korkunç derece yüksek oluşu, Türkiye’de satılan yabancı şaraplar için de geçerli. Avrupa’daki marketlerde 5-8€ fiyat aralığında alabileceğiniz sıradan şaraplar, Türkiye’de 50-60 TL’den başlayan fiyatlarla karşınıza çıkıyor, bu durum maalesef havaalanlarındaki ‘duty free’ mağazalarında da çok değişmiyor. Gerçekten çok özel bir şarap peşinde değilseniz, Türkiye’de yabancı şarap almanın çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum (bu söylediğim uygun fiyatlı yeni dünya şarapları için geçerli olmayabilir). Özet olarak, fiyatlama konusu düzelmeden Türkiye’deki şarapcılığın gerçek anlamda ilerlemesini beklemek maalesef mümkün değil.

Öte yandan, Türkiye’deki restoranlarda şarapların fiyatlamaları çok tutarlı değil. Bu durum dünyanın başka yerlerine oranla bir anlamda tezat teşkil ediyor. Ortanın üzerindeki restoranlarda şarap menüsündeki fiyatlar, sıradan şaraplarla 50-60 TL’den başlıyor. Ama maalesef 50-60 TL fiyat seviyesindeki şaraplar, ‘masa şarabı’ veya ‘ev şarabı’ kalitesinin çok ötesinde değil. ‘Ev şarabı’ için 50-60 TL gerçekten yüksek bir fiyat. Aynı restoranlarda iyi şarapların fiyatları ise genelde 80-120 TL arasında değişiyor. Menüde gördüğünüz 60 TL’lik şarapla 80 TL’lik şarap arasındaki kalite farkı ise fiyat farkının genelde hayli ötesinde. Türkiye’deki bir restoranda 90-100 TL ödediğiniz bir şarabın eşdeğerini dünyanın bir çok yerinde aynı sınıf restoranlarda buna yakın fiyatlara içersiniz ama aynı şeyi 60 TL’lik sıradan bir ‘ev şarabı’ için söylemek olası değil. O nedenle, bütçeniz elveriyorsa biraz daha fazla ödeyerek de olsa, verdiğiniz paranın karşılığını daha iyi almanız olası.

Aynı şekilde temel bir konu şarabın sıcaklığı. Kırmızı şarabın oda sıcaklığında içildiği genellikle bilinir. Ancak buradaki oda sıcaklığının, 21. yüzyılda bizim alıştığımız oda sıcaklığı olmadığı unutulmamalı. Oda sıcaklığı ile ifade edilen yaklaşık 18 derecelik bir sıcaklık. Özellikle Türkiye gibi hava sıcaklıklarının çok yükselebildiği bir ülkede maalesef restoran işletmecileri buna gereken özeni göstermiyorlar. 22-23 derecede size sunulan bir şarabın hiçbir keyfi olmuyor ve serinletilmesi için beklemeniz gerekiyor. Ayrıca bu, şarapların doğru bir ortamda saklanmadığının doğrudan bir kanıtı. Şaraplar bu sıcaklıklarda saklanmazlar. Maalesef bu durum en iyi restoranlarda bile sıklıkla karşınıza çıkabiliyor.

Türkiye’de şaraptan bahsedip de Bozcaada’ya değinmeyen bir yazı eksik olur. Bozcaada, gerek eski Rum mahallesiyle, gerek ıssız plajlarıyla, gerek ada sakinlerinin profilleriyle şipşirin, güzel ruhlu bir ada. Adada 3 bin yıldır şarap üretildiği söyleniyor. Bu denli şarapla anılmasına rağmen maalesef Bozcaada şarapları, Corvus haricinde, genellikle yalnızca içilebilir düzeyde kalıyorlar. Corvus bu durumu ciddi anlamda değiştirdi ve hem ada şarapçılığına hem de Türkiye şarap endüstrisine büyük katkılarda bulundu ama maalesef Corvus fiyat sıkalasında biraz fazla yüksekte kalmaya devam ediyor.

Türkiye’ye ancak belli aralıklarla gelebilmem tüm şarapları denememi engelliyor. Aşağıda fırsat buldukça içmekten keyif aldığım Türk şaraplarının bir listesi var:

  • Corvus Blend No 2
  • Doluca – Karma Cabernet Sauvignon-Öküzgözü
  • Doluca – Karma Merlot-Boğazkere
  • Doluca – Sarafin Cabernet Sauvignon
  • Kavaklıdere – Öküzgözü
  • Kavaklıdere Selection (Boğazkere-Öküzgözü) – Bunun benim için özelliği Belçika’da kolaylıkla bulunabilir oluşu
Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Şizofreni nedir?

Şizofreni nedir?

Şizofreni, alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Şizofreni de migren ya da epilepsi gibi beyin hastalığı olmakla beraber gerek ortaya çıkmasında gerekse nasıl bir gidiş göstereceğinde çevresel, psikolojik ve sosyal etkenlerin de rolü vardır. Diğer psikiyatrik bozukluklara göre şizofreni kişinin mesleki ve sosyal işlevselliğinde daha ciddi kayıplara yol açabilmektedir.

Psikoz ne demektir?

Psikoz kişide gerçeği değerlendirme yetisinin belirli bir süre bozulduğu durumların genel adıdır. Bu sırada algı bozuklukları,dış dünyada olup bitenleri hatalı değerlendirme, kendi düşünceleriyle, hatta rüyalarıyla dış gerçekliği ayırmada güçlük söz konusu olabilir. Şizofreni, psikotik bozuklukların başlıcasıdır. Ancak madde kullanımı ya da tıbbi nedenlerle de psikotik belirtiler görülebilir.

Şizofreninin belirtileri nelerdir?

Şizofreninin alevlenme ve yatışma dönemlerinde farklı belirti ve bulgular ön plana çıkar. Alevlenme döneminde özellikle düşünce ve algılama bozuklukları ön plana çıkar. Örneğin kişi çevresindekilerin kendisine düşman olduğuna, izlendiğine, herkesin kendi hakkında konuştuğuna ya da çevresinde tam anlayamadığı” bir şeylerin döndüğüne” inanabilir. Bu düşünce bozukluğu sarsılmaz, değişmez derecede güçlüyse ” hezeyan ” olarak tanımlanır. Kişinin çevresine karşı tutumu da bu hatalı düşüncelerden etkilenir.Korku ya da öfke duymak gibi, insalardan kaçınmak ya da kavgacı olmak gibi.ya da kişi ortada bir ses, görüntü olmamasına karşın bunları varmış gibi algılayabiliyor ( halüsinasyonlar ). Eğer sadece kendinin duyduğu bu seslere yüksek sesle yanıt verirse dışarıdan kendi kendine konuştuğu izlenimi verebilir.Şizofreninin alevlenme belirtileri yatıştıktan sonraysa kişide günlük işleri yapmakta isteksizlik, alışveriş sırasında ya da bir yerden bir yere giderken karşılaştığımız, bize basit gelen bazı sorunların üstesinden gelmekte güçlük çekme gibi, genel olarak hayatla başa çıkmakta zorlanma diyebileceğimiz durumlar görülüyor. Hasta, ev içindeki sorumluklarını yerine getiremeyebiliyor.Bu durum, çoğu zaman yakınları tarafından tembellik hatta şımarıklık olarak görülür. Oysa ki bunlar şizofreninin temel belirtileridir. Bazı hastalarda konuşma miktarının azaldığı, kendine bakımın gerilediği gözlenir.
Sonuç olarak şizofreninin düşünmek, anlamak, espri yapmak, sorun çözmek gibi pek çok zihinsel işlevi bozabildiğini ve kişinin iş yaşantısını, öğrenciyse okul başarısını ve tüm çevresiyle ilişkilerini olumsuz etkilediğini söyleyebiliriz.

Bu belirtiler her hastada görülür mü?
Her hastada bu belirtiler görülmez.Hezeyanlar çoğu hastada görülürken halüsinasyonlar da hastaların % 70-80 kadarında görülebilir. Bazı hastalarda dağınık davranışlar ön plandayken bazılarında çevreden uzaklaşma, konuşmanın fakirleşmesi, dikkat bozuklukları daha ağırlıklıdır.

Şizofreni en çok hangi yaşlarda başlar?
Şizofreni genellikle genç yaşta, sıklıkla 18-25 yaş döneminde başlar. Bu aralığı 15-45 yaş olarak genişletmek de mümkündür. Ancak hastalığın erken belirtileri aylar hatta yıllar önce ortaya çıkar.

Şizofreninin ilk belirtileri nelerdir?
Şizofrenin erken belirtileri ilk hastaneye başvurudan 2 yıl kadar önce başlar. Genellikle hastanın arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkilerin bozulması veya içe kapanma dikkat çekebilir. Öğrenciyse, ders başarısındaki gerileme özellikle öğretmenlerince fark edilebilir. Okuldan kaçma, kavgacılık gibi davranış değişiklikleri de hastalığın habercisi olabilir.
Durgunluk, zihni toparlayamama ve kendine bakmakta isteksizlik de şizofreninin erken belirtilerindendir. Erken belirtiler, depresyon belirtileriyle benzerlik gösterir.

Kimler şizofreniye yakalanma bakımından riskli gruptadır?
Yukarıda söz edilen erken belirtiler ortaokul lise dönemindeki pek çok gençte, genç kızlığa ya da delikanlılığa geçiş döneminin karmaşası içinde de ortaya çıkabilir. Dolaysıyla bu belirtileri gösteren herkeste şizofreni gelişeceğini düşünmek yanlıştır.Ancak yakın akrabaları arasında şizofreni dahil olmak üzere ciddi psikiyatrik hastalık bulunan bir kişide erken belirtiler gözlendiğinde dikkatli olmak gerekir. Çevresiyle ilişkileri eskiden beri zayıf, içe dönük diyebileceğimiz kişilerde de erken belirtiler özellikle dikkate alınmalıdır.

Şizofreni yaygın bir hastalık mıdır?
Şizofreni nadir görülen bir hastalık değildir. Tüm dünyada, her 100 kişiden birinin yaşamının bir döneminde şizofreniye yakalanma riski vardır. İstanbul’da 50-60 bin civarında, Türkiye’de ise 300-350.000 kadar şizofreni hastası olduğu söylenebilir. Hastalığın yakınlarına getirdiği sosyal yükü de hesaba katarsak ülkemizde 1-2 milyon kişinin şizofreniden etkilendiğini söylemek mümkündür.

Şizofreni ile zeka düzeyi arasında ilişki var mıdır?
Bu soru özellikle Akıl Oyunları filminden sonra daha sık sorulmakta. Aslında şizofreni farklı zeka düzeyine sahip bireylerde görülebilir. Ancak daha yüksek zihinsel kapasite gösteren bir işte çalışan bireylerde hastalığın oluşturduğu gerileme daha belirgin olmaktadır. Hastalığın zeki insanlarda daha sık görüldüğüne ilişkin kanının bundan kaynaklandığı düşünülmektedir.
Öte yanda hastalık zihinsel yetenekleri gerilettiğinden hastalık öncesine göre çoğu bireyin katsayısında (IQ) düşme olmaktadır.

Şizofreni hastaları tembel midir?
Hastalık nedeniyle okulu ya da işi bırakmak veya tıraş olmak, yatağı yapmak, markete gitmek gibi günlük işleri yapamamak şizofreni hastalarında sıkça rastlanan bir durumlardır. Oysa şizofreni hastaları, hastalık öncesinde başarılı öğrencilik ya da iş yaşantısına sahip olabilir. Gerçekten tembel olsalardı bu başarıları gösteremezlerdi. Bu tür “üşengeçlikler” hastalığın negatif belirtilerindendir. Şizofreni, bize çök kolay gibi gelen günlük etkinliklerin sürdürülmesi bile olanaksız kılabilir.

Şizofreni hastası başkalarına zarar verir mi?
Aslında şizofreni hastasının zararı kendinedir. Günümüzde şiddet giderek yaygınlaşıyor. Gün geçmiyor ki çevrede “sağlıklı”,”normal” kabul edilen birisinin karısına, meslektaşına ya da hiç tanımadığı birine şiddet uyguladığını duymayalım. Buna karşın şizofreni hastalarının “saldırgan” olduğuna ilişkin yüzyıllardır süregelen yaygın bir inanış var. Günümüzde sinema,TV ve yazılı basında çıkanlar da bu inanışın güçlenmesinde rol oynamakta. Hastalık nedeniyle çevrede olup bitenleri yanlış yorumlayan hasta uygun davranışı seçmekte zorlanabilir. Bu nedenle bazı hastaların konuşmaları, davranışları başkalarına garip gelebilir. Ancak çevreye zarar verme durumu özellikle uygun ve devamlı tedavi almayanlar ve alkol/ madde kullananlar için söz konusudur.Saldırgan davranışlar gerçekleşirse,sıklıkla aile bireyleriyle sınırlıdır. Şizofreni hastaları arasında tekrarlanan suç işleme durumu toplum ortalamasının altındadır. Öte yandan şizofreni hastaları yaygın biçimde çevrenin fiziksel ve duygusal saldırılarına maruz kalmaktadır. Hastaların saldırgan olduğuna ilişkin önyargıyı gidermenin en etkili yolu bu kişilerin tedavi sistemine girip düzenli tedaviye devam etmelerinin sağlanması ve madde kullanmalarının önlenmesidir.

Şizofreninin tanısında kullanılan film, test vb. tanı yöntemleri var mıdır ?
Şizofreni alanında kullanılan laboratuar yöntemleri hızla gelişmekle beraber bunlardan hiçbiri hastalığın kesin tanısının konmasında bize yardımcı değil.Günümüzde kişinin genetik özellikleri saptanarak hasta olanlarla olmayanlar arasındaki farklar saptanabiliyor.BT,MR gibi beyin görüntüleme yöntemleri,beyin elektrosu(EEG) şizofreni hastalarının beyinlerinde sağlıklı kişilere göre bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor. Ancak bu yöntemler daha çok ayırıcı tanıda yararlı olmakta. Bununla beraber laboratuar yöntemlerindeki gelişmelerin hastalığın oluşma nedenleri,tedaviye yanıtın ölçülmesi gibi konularda bize çok yararlı olacağı kesindir.

Şizofreni tanısı nasıl konur?
Tanı koymak için sadece hastanın yakın dönemdeki durumunu değerlendirmek yeterli olmaz. Pek çok psikiyatrik bozukluğun belirtileri birbiriyle örtüştüğünden tanı koymakta aceleci olmak hatalı sonuca yol açar. Tanı, psikiyatristin başında olduğu bir ekibin, muayene,aile görüşmesi,psikolojik test sonuçları,diğer laboratuar incelemelerinin sonuçlarını değerlendirmesiyle konur. Konan tanının geçerliliğini test etmek için hastanın birkaç ay izlenmesi uygundur.

Erken tanı şizofreninin gidişini etkiler mi?
Aslında pek çok hastalık erken tanı ve tedavi durumunda daha olumlu bir gidiş gösterir.Aynı şey şizofreni için de geçerlidir. Hastalığın ilk belirtilerinin ortay çıkmasından hekime başvurulmasına kadar geçen süre uzadıkça hastalığın daha yavaş iyileştiği ve alevlenmelerin daha sık tekrarlandığı bilinmektedir.

Anne babanın hatalı tutumu şizofreniye neden olur mu?
Aileler çoğu zaman yakınlarının hastalığının nedenine ilişkin düşünürken kendilerini de suçlar.”Çocukken çok sıktık,yatıla okula gönderdik, ondan mı oldu?” gibi sorular sık sorulur. Çocuklukta yaşadıklarımız kişilik özelliklerimizin oluşmasında rol oynamakla beraber,bu yaşantılar tek başına şizofreniye yol açmaz.Öte yandan şizofreni başladıktan sonra ailenin hastaya karşı tutumu hastalığın nasıl seyredeceği konusunda belirleyici olmaktadır.Hasta bireye aşırı eleştirel ya da aşırı koruyucu kollayıcı davranan ailelerde hastalık daha sık alevlenmekte, daha çok hastaneye yatış gerekmektedir.
Hastaya çocuk ya da hasta muamelesi yapmamak,onu yönetmeye kalkmamak önemlidir.

Çocukluk döneminde şiddete ve cinsel istismara maruz kalmak ileride şizofreniye yol açar mı?
Araştırmalar şizofreni hastaları arasında çocukluğunda ciddi ya da uzun süreli şiddete,cinsel travmaya,hatta duygusal ihmale uğramış olanların toplum ortalamasından daha sık görüldüğünü gösteriyor. Ancak bu tür olumsuz yaşantıların şizofreni gelişmesi için diğer risk etkenlerinin de bulunduğu kişilerde hastalığın ortaya çıkmasına yol açtığı ya da kolaylaştırdığı söylenebilir.

Çok ders çalışmak, okumak şizofreniye neden olur mu?
Olmaz.Ancak bazı durumlarda nedenle sonuç birbirine karışabilmektedir.Kişi, hastalığın özellikle erken dönemlerinde dış dünyadan uzaklaşırken belirli bir konuya aşırı zaman ayırabilir.Felsefi ya da dini kitaplar,ibadet,aşırı spor,aşırı ders çalışmak,banyo yapmak gibi.Ancak bunlar hastalığın nedeni değil,şizofreninin gidişi sırasında ortaya çıkan durumlardır.

Fazla mastürbasyon yapmak şizofreniye yol açar mı?
Açmaz. Ancak yukarıda belirtildiği gibi kişinin dış dünyaya ilgisi azaldıkça cinsel doyum için de çevresindeki kişilere ilgisini yöneltemeyecektir.Kendi bedenindeki değişikliklerle aşırı ilgilenme(sürekli aynayla yüzünü inceleme gibi)ya da fazla mastürbasyon yapma bu sürecin sonucudur. Hastalığın nedeni değildir.

Şizofreninin sebebi nedir?
Hastalığa yol açan tek bir neden yoktur.Hastalığın farklı tiplerinde farklı nedenlerin ağırlıklı rol oynadığı söylenebilir. Ayrıca şizofreni hastalarının beyninde saptanan değişikliklerin hastalığın nedeni mi, sonucu mu olduğu da tartışmalıdır. Çocuklukta, hatta anne karnındayken beynin normal gelişmesinden sorumlu genlerin görevini yapamamasını o kişiyi ileride şizofreniye yatkın kılacağı düşünülmektedir. Bu genlerin etkisini olumsuz yönde etkileyen pek çok durum hastalığı da yatkınlık sağlıyor denebilir. Örneğin hamilelikte ciddi beslenme bozukluğuna yada viral enfeksiyonlara maruz kalma,baba yaşının ileri olması nedeniyle oluşabilen kromozom bozuklukları hastalık riskini artırmaktadır. Ancak bu tür risk etkenlerine sahip olanların da çok azında sonradan şizofreni görülmektedir.

Beyindeki kimyasal maddeler hastalığa nasıl neden oluyor?
Beyindeki hücreler(nöronlar)kendi aralarında haberleşmek için nörotransmitter denen bazı kimyasal maddeleri kullanır. Serotonin,dopamin, adrenalin,asetilkolin bunlardan en çok bilinenlerdir. Bu maddeler uyku,uyanıklık,dikkat,iştah,istek duyma gibi pek çok işlevin gerçekleşmesinde rol oynar. Ayrıca bu nörotransmitterlerden birini daha ağırlıklı kullanan hücre grupları beynin bazı bölgelerinde demetler,yollar oluşturur. Bu yollar birbirleriyle bağlantılı olup bir diğerini işlevini de etkilemektedir. Sonuç olarak beyni bir bilgisayar ağına yada telefon şebekesine benzetebiliriz. Beyindeki kimyasal maddeler bu şebekenin sağlıklı işlemesinden sorumludur. Şizofreni hastalarında bu yollardan bazılarının aktivesinin arttığı bazılarının ise azaldığı bilinmektedir. Hastalık belirtilerinden örneğin dopaminin etkinliğinin bazı yollarda azalmasının bazı yollarda ise artmasının sorumlu olduğuna ilişkin bulgular vardır. Sonuçta halüsinasyon, hezeyan, dikkat dağınıklığı,öğrenme güçlüğü vb. belirtiler kimyasal maddelerin işlevindeki bozukluğa bağlı ortaya çıkar. Öte yandan gerek olumsuz yaşantılar (ciddi stres,travmalar gibi) gerekse beyindeki diğer kimyasal maddelerdeki değişiklikler belirli bir nörotransmitterin aktivesini değiştirebilmektedir. Ayrıca bu kimyasal maddelerin üretilmesi,taşınması ve ortadan kaldırılması da genlerin kontrolünde olduğundan şizofreniyi sadece beyindeki kimyasalların bozukluğu gibi görmek yeterli olmayacaktır.

Şizofreni kalıtsal olarak geçen bir hastalık mıdır?
Şizofrenide kalıtımın önemli rolü vardır. Şizofreni hastalarının ailelerinde bu hastalığın daha sık görüldüğü bilinmektedir. Ancak hastalık her zaman basitçe anne – babadan çocuğa geçmemektedir.

Yakın akrabaları arasında şizofreni hastası olan kişide bu hastalığın çıkma ihtimali ne kadardır?
Anne,baba,kardeş gibi yakın akrabalardan biri şizofreni hastasıysa diğer kardeş ya da çocuklarda aynı hastalığın görülme riskinde artış olur. En yüksek risk ikizlerde (tek yumurta) görülür. Bu tür ikizlerden birinde hastalık varsa diğerininde de görülme riskİ %50” ye yakındır. Anne,baba ya da kardeşlerden birinde hastalık varsa diğer çocuklarda şizofreni görülme riski 8 – 12 kat artmaktadır.

Uzak akrabaları arasında şizofreni hastası olan kişide bu hastalığın çıkma ihtimali ne kadardır.?
Dayı,hala,dede vb. ikinci derece akrabalar ve kuzen gibi daha uzak akrabalarda şizofreni varsa o kişide de hastalığın görülme olasılığı %2 – 5 kadardır. Bu riskler yaş ilerledikçe azalır.

Şizofreni tedavi edilebilir mi?
Şizofreni tedavi edilebilir bir hastalıktır. Şeker hastalığı,astım yada yüksek tansiyon da kronik hastalıklardır. Bu hastalar hekimlerinin önerilerine uyar, tedavisine, diyetine dikkat ederse hastalıklarıyla birlikte çalışabiliyor, eğleniyor, tatil yapıyor.Şizofreni hastası da tedavi ekibiyle ilişkisini kesmez, ilaçlarını aksatmazsa durumuna uygun bir işte çalışması, çevresiyle ilişkilerini geliştirmesi mümkün olacaktır.

Tedavide ne tür yöntemler kullanılıyor?
Uygulamaları ilaç ve ilaç-dışı tedaviler olarak ayırmak mümkündür.Özellikle düşünce ve algı bozukluklarının giderilmesinde ilaçlar çok etkilidir. Şizofrenide ayrıca sosyal becerileri geliştirmeye,sorun çözmeyi ve hastalıkla başa çıkmayı öğretmeye yönelik grup tedavileri de uygulanmaktadır. Çünkü biriyle sohbet etmek istediğimiz zaman söze nasıl başlayacağımızı öğreten bir ilaç icat edilmedi henüz. Ancak ilaç tedavisi olmaksızın bu tür eğitim ve tedavilerin tek başına etkili olmadığını vurgulamak gerekir.

Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar nelerdir?
Şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik denen ilaç grubu aslında bu hastalığın tedavisine özel ilaçlar değildir. Psikotik belirtilerin görüldüğü duygudurum bozukluğu, depresyon vb. durumların tedavisinde de kullanılmaktadır. Antipsikototikler özellikle hezeyan,halüsinasyon,dağınık ve kontrolsüz davranışların giderilmesinde etkilidir. Bu grup ilaçların bağımlılık yapması söz konusu değildir. Şizofreni tedavisinde ayrıca antidepresan ilaçlar,epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçlar da yardımcı tedavi olarak yer alabilir. Gerektiğinde kaygı giderici (anksiyolitik) ilaçlar tedaviye eklenebilir. Ancak bu ilaçların bağımlılık yapma potansiyeli olduğundan kullanım süresine doktorun karar vermesi gerekir.Ayrıca antikolinerjik ilaçlardan bazıları bazı antipsikotiklerin yan etkilerini dengelemek için kullanılır. Ancak bu ilaçların tek başına hastalık belirtilerinden herhangi birine etkisi yoktur.

İlaçlar ne şekilde etkili oluyor?
Antipsikotiklerin ortak özelliliği beyindeki dopamin reseptörlerine bağlanarak,hücreler arasında dopamin aracılığıyla yapılan haberleşmeyi değiştirmektir. İlaçları kapının anahtarı gibi düşünürsek beyinde bulunan reseptörler de kilide benzetilebilir.Yani ilaç bu kilidi açabilir veya kapayabilir.Beynin bazı bölgelerinde dopamin etkinliğindeki artışın hezeyan ve halünasiyonların ortaya çıkmasıyla ilişkili olduğu bilinmektedir. İlaçlar bu bölgelerde artmış etkinliği azaltırken hastalık belirtilerinin de yatışmasını sağlar.Ancak gerek dopamin reseptörlerine bağlanma gerekse bu ilaçların etkilediği 10-15 kadar farklı reseptöre bağlanma sonucu ilaçtan ilaca farklılık gösteren yan etkiler de ortaya çıkar.

Yeni kuşak ilaçlar eskilerden farklı mı?
Yeni kuşak ilaçlar ayrıca serotonin reseptörlerine de bağlanır.Bu etki dopamin üzerinden ortay çıkan kas kasılmaları,yerinde duramama ya da hareketlerde yavaşlama,cinsel işlevlerde bozulma gibi yan etkilerin ortaya çıkmasını azaltır. Ayrıca şizofreninin belirtilerinden olan ve klasik ilaçlarla daha da artabilen zihinsel yavaşlık,plan yapabilme,problem çözebilme güçlüklerini bir ölçüde giderebilir. Ancak yeni kuşak ilaçların da kilo artışı,uyuşukluk,cinsel istekte azalma gibi yan etkileri vardır. Yeni kuşak ilaçlar kendi aralarında da yapıca birbirinden farklılık gösterdiğinden bu yan etkiler de ilaçtan ilaca değişmektedir.

Şizofreni hastası bir kişi ne süre ilaç kullanmalıdır?
Bu sorunun yanıtı hastalığın nasıl seyrettiğine göre değişir.İlk kez hastalık dönemi yaşayan bir kişi tedavi gördükten sonra tamamen eski haline dönmüşse 1-1.5 yıl sonra ilaçların kesilmesi denenebilir. Ancak belirtilerin bir kısmı devam eden kişilerde ilacı kesmeyi denemek bile hatalı olur.Tam düzelme göstermeyen,sık alevlenme gösteren ya da kendine veya çevreye zarar verme riski taşıyan hastalarda tedavi 5 yıldan daha uzun sürer.

İlaç kullanmanın sakıncası var mı?
Hastalar çoğu zaman hastalığın belirtilerinden kullandıkları ilaçları sorumlu tutma eğilimindedir(düşünmede yavaşlama,öğrenme güçlüğü gibi).Antipsikotik ilaçların da diğer tüm ilaçlar gibi değişik yan etkileri vardır.Antipsikotik grubundaki ilaçların yan etkileri farklı olabildiği gibi,aynı ilacın farklı hastalarda aynı yan etkilere yol açmadığı da görülür.Bunları en aza indirmek için hekimin uygun ilacı seçip uygun dozu saptaması gerekir.Antipsikotik ilaçlar bağımlılık yapmaz.

Tedaviye bağlı kilo artışına karşı ne gibi önlemler alınabilir?
Kilo artışı bazı antipsikotik ilaçların yan etkilerinden olan iştah artışına bağlı olabildiği gibi hastanın daha durgun,hareketsiz bir yaşam sürmeye başlamasından da kaynaklanır.Bazı antipsikotiklerin diğerlerine göre daha fazla iştah açtığı,bazılarının da böyle bir yan etki göstermediği bilinmektedir.Yan etkileri arasında kilo artışı bulunan bir kişi günlük beslenmesini kontrol eder, her gün ılımlı düzeyde fiziksel aktivede bulunursa kilo almaz(örneğin günde 45 dakika yürüyüş gibi).Bir diyetisyen yardımıyla yeme alışkanlıklarını değiştirebilen hastalarda ilaç kullanırken alınan kiloları verebilmektedir.Ancak buna düzenli olarak devam etmek kolay değildir.Bu nedenle kilo almaya eğilimli,kendisinde ya da ailesinde şeker hastalığı bulunan hastalara bu tür yan etkisi olmayan ilaçların seçilmesi uygun olur.

Şizofreni kişinin cinsel yaşamını etkiler mi?
Hastalık öncesi döneme göre kişilerin cinsel yaşamında olumsuzluklar artmaktadır.Bunda şizofreni hastasının çevreyle ilişki kurma konusundaki güçlüklerinin karşı cinsle ilişkilerini özellikle bozmasının da rolü vardır.Ayrıca bazı antipsikotikler hem kadınlarda hem erkeklerde cinsel işlev bozukluğuna yol açabilir.Özellikle prolaktin adlı hormonu artırıcı etkisi olan antipsikotikler kadınlarda adet düzeninin bozulmasına,göğüsten süt gelmesine yol açabilir.Erkeklerde ise isteksizlik,sertleşme güçlüğü,erken boşalma görülebilir.Bu durumlarda ürolog ya da kadın doğum uzmanına gitmeden önce psikiyatriste danışılması uygun olur.İlaç dozunun azatılması ya da ilacın değiştirilmesiyle bu etkilerin giderilmesi mümkündür.

Elektrokonvulsif tedavi şizofreni hastalarında etkili midir?
Şizofrenide elektrokonvulsif tedavinin sınırlı bir yeri vardır.Katatonik tip şizofrenide, ciddi intihar riski taşıyan hastalarda elektrokonvulsif tedavinin çok etkili olduğu bilinmektedir.Ayrıca alevlenmeyi yatıştırmakta ilaç tedavisinin başarılı olamadığı durumlarda da bu tedavi uygulanabilmektedir.

İğne şeklindeki uygulanan uzun etkili antipsikotiklerin(depo) tedavideki yeri nedir?
Depo antipsikotikler ağızdan ilaç kullanmak istemeyen ya da düzenli bir tedaviyi sürdürmesini sağlayacak desteğe sahip olmayan(örneğin ilaç kullanmasını hatırlatacak aile bireyleri gibi.)hastalar için bir alternatiftir.İğne olmak hap yutmaya göre daha sıkıntı verici olsa da tedvinin 2-3 haftada bir yapılan bir iğneden ibaret olması bazı hastalar için de cazip gelmektedir. Bütün kronik hastalıklarda tedavi uyumu ciddi sorundur,şizofreni tedavisinde daha da ciddi bir sorundur.Depo ilaçlarla yapılan tedavinin en önemli katkısı ilaç uyumsuzluğunu azaltarak alevlenme riskini düşürebilmesidir.Ancak ağızdan kullanılan her ilacın depo şeklinin olmadığını da akılda tutmak gerekir.

Şizofreni hastasının mutlaka hastaneye yatması gerekir mi?
Bu şart olmamakla beraber çoğu hasta en az bir kez hastaneye yatmaktadır.Hastane yatışı özellikle başlangıçta tanı koymak,ilaç uyumunun bozulduğu durumlarda bunu sağlamak için ve kişinin kendine ya da çevreye zarar verme riski taşıdığı durumlarda gereklidir.

Şizofreni hastalarında başka psikiyatrik bozukluklar da görülür mü?
Evet. Sıklıkla depresyon dönemleri,daha nadir olarak mani dönemleri görülür.Hastaların bir kısmında obsesif kompulsif bozukluk denen takıntılı düşünceler ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterize hastalık görülebilir.En sık görülen durum ise alkol, madde ve sigara bağımlılığıdır.

İlaç tedavisi ne kadar sürer?
İlaç tedavisinin süresi hastanın durumuna göre değişiyor. Örneğin sadece bir alevlenme dönemi yaşamış ve ilaç tedavisiyle tüm belirtileri gerilemiş bir hastada bir yılın sonunda ilacın kesilmesi mümkün olabilir. Ancak çoğu zaman şeker hastalığı ya da yüksek tansiyonda olduğu gibi şizofrenide de hastanın uzun yıllar ilaç kullanması gerekir. Bu özellikle alevlenme dönemlerinin tekrarlandığı durumlarda şarttır. Zaten hastalığın alevlenmesinde, ilaçların düzenli kullanılmamasının büyük etkisi vardır. İlaç kullanırken iyi durumda olan kişilerde sıklıkla (ben iyiyim ilaca ihtiyacım yok) düşüncesi oluşur. Ancak şizofreni gibi kronik hastalıkların tedavisinde hastalık belirtileri gerilemiş olsa da koruyucu tedaviye devam etmek gerekir. Bu, her gün diş fırçalamak gibi koruyucu bir önlem olarak düşünülebilir.

Şizofreni hastası tümüyle eski haline dönebilir mi?
Şizofreniyi ortaya çıkaran nedenler ve belirtiler hastadan hastaya değiştiği gibi hastaların seyri de farklılık gösterir. Tam ya da tama yakın düzelme hastaların yaklaşık 1/3’ü hafif derecede bozukluk gösterse de hayatını devam ettirebilir. Yine 1/3’e yakın bir grup orta derecede gerilemeye uğrarken yardımsız yaşaması mümkündür. Ancak hastaların %40-60’ında tek başına hayatını kazanmasına ya da devam ettirmesine engel olacak düzeyde yeti kaybı olmaktadır.

Şizofreninin ilaçlar dışında tedavi yöntemleri var mıdır?
İlaçlar şizofreni belirtilerini kontrol altına alma konusunda etkili olmakla beraber tek başına yeterli olmazlar. Örneğin içe kapanma,isteksizlik,az konuşma,erteleme,üşenme,sıkılma gibi belirtilerin ilaç tedavisinden fazla etkilenmediğini hem hastalar hem yakınları bizzat gözlemektedir. Oysa bunlar ve benzerleri de şizofreni nedeniyle gerileyen yetilerdir. Bu noktada destekleyici psikoterapiler ve psikososyal tedavilerin de ilaç tedavisine eklenmesi gerekir.

Bu yöntemler ilaç tedavisinin yerine geçebilir mi?
Hayır.Tüm bu yöntemler ancak ilaç tedavisi sürerken yararlı olmaktadır. Basitçe söylersek ilaçlar hastamızın çevresindekilerle aynı dili konuşması, sağlıklı düşünmesi için şarttır. Örneğin grup tedavisine devam ederken kendini iyi hissedip ilaçlarını kesen bir kişide en geç 1-2 ay içinde düşünce ve algı bozuklukları tekrar ortaya çıkar ve hasta kendisini gerileten bir kısır döngüye girer.

Şizofreni hastaları ve hasta yakınlarına yönelik derneklerin işlevi nedir?
Ülkemizde şizofreni tedavisinin sosyal boyutu çok yetersizdir. Yatan hastaların hastaneden çıkış sonrası psikososyal tedavi alabilecekleri merkezler çok kısıtlıdır. Ayrıca ortak dertlerine çare aramak durumunda olan hastalar ve yakınlarının bir araya gelip sorunları çözümü için güç birliği yapacakları merkezlere gereksinim vardır. Dernekler bir yandan bu işlevi görürken bir yandan da hastaların çeşitli etkinliklere katıldığı, sosyal ilişkilerini geliştirebildiği “kulüp” ortamı sağlamaktadır.

Bu derneklere ulaşma yolu nedir?
Ülkemizde bu derneklerin sayısı giderek artmaktadır.
Grup tedavisine kimler katılabilir?
Şizofreni hastaları için grup tedavisi özellikle kendini ifade etmek, sohbet edebilmek, ailesi dışındaki insanlarla rahat iletişim kurma güçlüğü olan hastalara yararlı olmaktadır.Dolayısıyla hastaların çoğu grup tedavisi için iyi bir adaydır. Ancak gruba katılmak için belli düzeyde dikkatini sürdürebilme, grup düzeyine uyabilme, konuşulanları kavrayacak kadar zekaya sahip olma gibi ölçütleri karşılamak gerekir. Grup tedavileri bazı üniversite ve eğitim hastanelerinin yanı sıra bazı dernek merkezlerinde de yürütülmektedir.

Sosyal beceri eğitimi ne demektir?
Psikososyal tedaviler kısaca hastanın kişiler arası iletişim kapasitesini artırmayı hedefler. Temel iletişim becerileri, bir sohbete başlama, devam ettirmek, günlük hayatta karşılaşılan sorunları aşmak, yardım isteyebilmek gibi sık rastlanan eksiklikleri giderecek alışkanlıkların kazandırılmasını hedefler. Psikoeğitim denen, hem hastayı hem aileyi hastalık ve tedavi konusunda bilgilendirmeyi amaçlayan eğitimler de şizofreni tedavisinin mutlak bileşeni olmalıdır.

Alkollü içki kullanmak hastanın sıkıntılarını azaltır mı?
Alkollü içki kullanan çoğu kişi gibi şizofreni hastası da rahatlamak, sıkıntılarından kurtulmak ya da neşelenmek beklentisiyle içer. Alkol kullanımı geçici bir rahatlama sağlasa da sık ve sürekli alkol almak şizofreninin alevlenmesine yol açacaktır. Ayrıca alkol, tedavi için kullanılan ilaçların yan etkilerini de artırmaktadır.

Madde kullanımı hastaların sıkıntılarını azaltır mı?
Hayır. Ancak özellikle batı ülkelerinde şizofreni hastalarının önemli bir kısmının yaşadışı maddeleri kullandığı bilinmektedir. Malesef bu durum ülkemizde de yaygınlaşmaktadır. Hastalar, bu tür maddeleri kullanırken hastalığın verdiği sıkıntıdan, zihinsel ve fiziksel durgunluktan, isteksizlikten kurtulmayı ummaktadır. Yani bu maddelerin kendilerini biraz “canlandırmasını” beklemektedirler. Ancak çoğu zaman canlanan sadece hastalığın pozitif belirtileri dediğimiz halüsinasyon, hezeyanlar ve dağınık amaçsız hareketler olur.

Esrar içmek şizofreniye yol açar mı?
Evet. Bu konudaki kanıtlar giderek arttırmaktadır. Esrar bütün dünyada en sık kullanılan yaşadışı maddedir. Ancak her esrar içende şizofreni veya diğer psikotik bozukluklar ortaya çıkmaz. Özellikle esrar içmeye 15-16 yaş veya öncesinde başlanmışsa, esrar sık kullanılıyorsa, kişinin ailesinde şizofreni hastası bulunuyorsa, bu kişilerde esrar kullanımına bağlı psikoz ortaya çıkma riski 2-2.5 kat artar. Bununla beraber esrar içmenin tek başına şizofreni nedeni olmadığı, ancak önceden var olan yatkınlık zemininde hastalığın ortaya çıkmasını tetiklediğini söyleyebiliriz.

Şizofreninin alevlenmesi ne demektir?
Alevlenme (relaps) çoğu zaman pozitif belirtilerin yani halüsinasyon, hezeyan ve dağınık ya da amaçsız davranışların tekrar ortaya çıkması ya da artış göstermesi şeklinde kendini gösterir. Kişi bu süreçte gerçeği değerlendirme yeteneğini de kaybettiği için bir yandan hastalığı ağırlaşırken bir yandan da hasta olmadığına, gördüğü hayallerin ya da düşman bellediği kişilerin gerçek olduğuna sarsılmaz biçimde inanmaktadır. Hastalığın alevlenmesine erken dönemde müdahale edilmezse genellikle belirtileri kontrol edebilmek için hastaneye yatış gerekir. Bazı hastalarda alevlenme negatif belirtiler dediğimiz çevreden uzaklaşma, içe çekilme, kendine bakımda gerileme, işini ya da okulunu bırakma gibi belirtilerin artışıyla ortaya çıkar. Ancak sıklıkla alevlenme sırasında hem pozitif hem negatif belirtiler birlikte artış gösterir.

Hastalığın alevlenmesine neden olabilecek etkenler var mıdır?
Hemen hemen bütün araştırmalarda şizofreni hastasının alevlenme yaşamasının ilaçları belirtilen şekilde kullanmamak ya da tümüyle bırakmakla yakından ilişkili olduğu sonucuna varılmaktadır. Tedavi uyumunun bozuk olması alevlenme riskini 3-4 kat artırıyor. Ancak tedavisine önerildiği şekilde devam eden hastalarda da diğer tetikleyici nedenler devreye girebilir. Örneğin alkol ya da madde kullanmak, yaşadığı ortamda (sıklıkla aile içinde) sürekli gerginlik ya da maddi sorunlar yaşanması, ciddi bir bedensel rahatsızlık geçirmek gibi. Benzer şekilde, iş ya da sınav stresi, bir yakınından (eş,sevgili gibi) ayrılmak ya da yakınının ölmesi de alevlenmeyi tetikleyebilir.

Hastalığın alevlenme dönemini önceden kestirmek mümkün müdür?
Çoğu zaman evet. Çünkü kişiden kişiye değişmekle beraber, bir hastada her alevlenme öncesinde benzer davranış değişiklikleri görülür. Bu değişiklikler alevlenme belirtilerinin öncesindeki 2-3 haftada ortaya çıkar. Örneğin durgunlaşmak, önceden çok söz edip sonradan unutulan konuların tekrar tekrar konuşulmaya başlanması, dine ve ibadete olan ilginin artması, uykusuzluk, sinirlilik, çok yıkanmaya başlamak (ya da tersi), işi ya da okulu bırakmak gibi belirtiler alevlenmenin haberci belirtilerindendir. Aileler ve hastalar önceki alevlenme dönemlerinden önce görülen belirtileri tespit ederek bunların hastada görülüp görülmediğini izleyebilir. Bu erken belirtiler saptandığında hemen hekime başvurulması durumunda alevlenmenin önlenmesi mümkündür.

Hastalığı nedeniyle eğitimine devam edemeyenlerin hakları korunabilir mi?
Liselerde devamsızlık için sağlık kurulu raporu işe yaramaktadır. Üniversite öğrencilerinin okulu belirli bir sürede (4 yıllık okullar için 6 yılda) bitirme zorunluluğu vardır. Bu nedenle okula devam edemeyecek durumdaki öğrencinin haklarını kaybetmemesi için hastalığı nedeniyle kaydının bir ya da iki yarı yıl dondurulmasına ilişkin rapor alması gerekir. Durumu düzelen öğrenci tekrar okuluna döneceği zaman bu yönde yeni bir rapor alması gerekir. Birden fazla kayıt dondurma raporu alınabilir, ancak bazı üniversitelerin ikiden fazla kayıt dondurmayı kabul etmedikleri bilinmektedir.

Şizofreni hastası ilaçlarını ücretsiz olarak temin edebilir mi?
Evet. Sosyal güvencesi olanlar hastalık tanısını ve ilaçların sürekli kullanılması gerektiği yönünde bir kararı içeren sağlık kurulu ilaç raporu aldığı taktirde ilaç alırken ödenen (%10-20’lik) katkı payını ödemezler. Yeşil kart sahipleri de aynı haktan yararlanabilir.

Şizofreni hastası askerlik yapabilir mi?
Yasaya göre askeri hastane sağlık kurulları şizofreni tanısı almış kişilerin askerlik için elverişli olmadığına karar verip bu yönde rapor düzenler. Ancak uzun süredir iyi durumda olan hastaların bu iyilik hali askeri hastane hekimlerince de gözlendiği durumlarda askerlik yapması yönünde karar çıkabilmektedir.

Şizofreni hastası evlenebilir mi?
Pratik olarak evet. Yani evlenen taraflar bu konuda fikir birliği içindeyse engel yoktur. Ancak yasada “sağlık kurulu raporuyla evlenmesinde tıbbi sakınca bulunanlar”ın evlenemeyeceği belirtilmektedir. Evlilik girişiminde bulunmadan önce hastanın hekimine danışılması ve hastanın evleneceği kişiye önceden bilgi verilmesi uygun olur. Yasal çerçevede bir yana, evliliğin ciddi kişinin bu kararı alırken öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirip getiremediğini iyi değerlendirmesi gerekir. “evlensin, iyileşir” şeklindeki yaygın görüş hatalıdır.

Şizofreni hastalarının çalışması için ne gibi kolaylıklar sağlanmıştır?
Devletin “özürlü” tanımına giren, “rahatsızlığı nedeniyle bedensel ve ruhsal kayıp yaşadığı için toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılamada güçlükleri olan” yurttaşlara iş bulma kolaylığı sağlama yönünde düzenlemeler vardır. Öncelikle hastane sağlık kurullarından alınan, hastanın yeti kaybının %40’ın altında olduğunu gösteren bir belgenin alınması ve bu belgeyle iş kurumu’nun o ildeki şubesine başvurulması gerekir. Hastanın ayrıca tüm devlet kuruluşları ve belediyeler tarafından açılan sınavlara da girmesi gerekmektedir. Bu sınavlar hakkında Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın 03124197924 no lu telefondan bilgi edinilebilir.

Şizofreni hastası devletten maddi yardım alabilir mi?
“Özürlü maaşı” konusunda 2022 sayılı kanunda “başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde özürlü olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporuyla kanıtlayan ve kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan özürlülerden her türlü gelirleri toplamının aylık ortalaması belirli bir miktarın altında olanlara maaş bağlanır” denmektedir. Sağlık raporu, SSK, Bağkur veya Emekli Sandığı’ndan maaş almadığına ilişkine belgelerin yanı sıra kaymakamlık veya malmüdürlüğünden alınacak başvuru belgesinin de doldurulması gerekmektedir. Bu durumda hastaya “yeşil kart” da verilir.

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Psikiyatri Nedir?

Psikiyatri nedir?

Psikiyatri, insanlarda ruhsal sorunların ortaya çıkmasını engelleme veya ortaya çıkan sorunları tedavi etme üzerine çalışan bir tıp dalıdır. Psikiyatrik değerlendirme, akli durum muayenesini ve vaka tarihçesini gerektirir ve kapsar, ayrıca psikolojik testler de yürütülebilir. Fiziksel testler ve nadiren de nörolojik görüntüleme ve diğer nöropsikolojik ölçümlemeler de gerçekleştirilebilir. Tanı yöntemleri değişiklik göstermekle birlikte resmi kıstaslar kitapçıklar vasıtasıyla belirlenmiştir, en yaygın olanları Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen ICD ve Amerikan Psikiyatristler Birliği tarafından belirlenen DSM’dir. Büyük ölçüde sadece pskiyatristlere özgü olan pskiyatrik tedavi esas olmakla beraber, elektrokonvulzif tedavi seçenekleri de mevcuttur.

Psikiyatride her ne kadar aynı zamanda diğer ruh sağlığı uzmanlıklarının ihtisas konusu da olsa psikoanaliz de yaygın bir tedavi şeklidir. Psikiyatri servisleri yataklı veya ayakta tedavi olan hastalar temel alınarak sağlanmış olabilirler. Yetkililer tarafından kesinlik kazanmış durumlarda, hastaların tedavi şekillerini seçmelerine olanak sağlanmayabilir. Psikiyatrinin hem araştırma hem de klinik uygulamaları disiplinlerarası olarak nitelendirilir. Bundan dolayı da birçok alt uzmanlık alanları ve teorik yaklaşımlar ortaya çıkar.

Psikiyatrist kimdir?

Psikiyatristler, en yeni ilaç sınıflandırma şemalarının, tanı araçlarının ve tanı yöntemlerinin bazılarını kullanan doktor-hasta ilişkisi konusunda uzmanlaşmış doktorlar olarak nitelendirilebilir. (Psikiyatristin ayrıntılı tanımı için tıklayınız)

Psikiyatrinin Tarihçesi

Psikiyatrinin başlangıç tarihi olarak Ortaçağ’da akıl hastaları için açılan ilk hastanelerin kurulduğu 5 yy. olarak verilebilir. 18. yüzyıl psikiyatrinin geçerliliği kabul görmüş bir alan olarak gelişimine ve ruh sağlığı enstitülerinin daha detaylı, tabi daha fazla hastayla, tedavileri kullanır hale geldiğine tanık oldu. 19. yüzyılda psikiyatri dünyasında hasta popülâsyonu açısından kütlesel bir artış gözlendi. 20. yüzyıl ise ruhsal sorunların biyolojik olarak algılanmasının ve bununla birlikte ruhsal bozuk sınıflandırılması ve psikiyatrik medikasyonun başlangıcı aşaması olması dolayısıyla adeta yeniden doğuş dönemiydi. 1960’larda pskiyatriye karşıt bir hareket ortaya çıktı ve devlet psikiyatri hastanelerinde toplum tedavisi lehine bir bölünme değişimine yol açtı. Psikiyatrik tanılama yöntemlerinde ve tedavilerde, biyolojik ve sosyal bilimler arasındaki dengede değişimler yaşandı. Bilimsel araştırma, ruhsal sorunların kökenleri, sınıflandırmaları ve tedavileri yönünde devam etti.

“Psikiyatri, pratisyenlerini diğer tıp alanlarına kıyasla; bulguların kökenleri, içebakışın geçerliliği, iletişim sorunları ve diğer bitmez tükenmez psikolojik sorunlarla boğuşmaları konusunda daha fazla zorlar.” (Guze,1992,sayfa 4)

Psikiyatri Terimi

Yunanca “psyche”(ruh ve düşünce) ve “iatros” (doktor veya tedavi edici) köklerinden meydana gelen psikiyatri terimi Johann Christian Reil tarafında 1808 yılında ortaya atılmıştır. Bu, tıbbın düşünce üzerine odaklanmış, insanların ruhsal problemlerini önleme ve tedavi etme amacı üzerine çalışan bir tıp dalı olarak atfedilmişti. Sosyal bağlam dünyasıyla, ruhsal hastalığı olan insanların perspektiflerinin oluşturduğu dünya arasında bir geçiş olarak tarif edilmişti. Psikiyatriyle uğraşanlar, ruhsal problemlerle uğraşan diğer birçok ruh sağlığı uzmanı ve doktorlarının birçoğundan farklı olarak sosyal hem de fen bilimlerine aşina olmalıdırlar. Bu disiplin hastanın öznel tecrübelerine dayanılarak sınıflandırılmış değişik vücut sistemleri ve organların işleyişleriyle ve hastanın nesnel psikolojisiyle ilgilenir. Psikiyatri klasik ve çok genel olarak 3 kategoriye ayrılan ruhsal problemlerin tedavilerinden meydana gelir; zihni hastalıklar, şiddetli öğrenme zorlukları ve kişisel sorunlar.

Psikiyatrinin odak noktasının zaman içerinde biraz değişmesiyle, tanılama ve tedavi etme yöntemleri de dramatik bir biçimde evrilmiştir ve evrimine devam etmektedir. 20. yüzyılın sonlarından itibaren, psikiyatri alanı daha fazla biyolojik ve kavramsal olarak tıptan daha az izole hale gelmiştir.

Uygulama İçeriği

Psikiyatrinin tıbbi uzmanlık bölümü nöroloji, psikoloji, tıp, biyoloji, biyokimya ve eczacılık konusundaki araştırmalardan faydalandığı süreç içerisinde, genellikle nöroloji ve psikoloji arasında bir ara bölge olarak nitelendirilmektedir. Diğer doktorlar ve nörologlardan farklı olarak, psikiyatristler doktor-hasta ilişkisi konusunda uzmanlaşmışlardır ve psikoterapi ve terepatik iletişimin kullanımı konularında eğitilmişlerdir. Bu yüzden de psikiyatristler ilaç yazar, laboratuar testleri yaptırır, bir klinik tespit yöntemi olan nörolojik görüntülemeden faydalanır ve zihinsel muayenelerde bulunurlar.

Alt Uzmanlıklar

Psikiyatri alanıyla ilişkisi olan çok sayıda alt uzmanlık dalları ve/veya teorik yaklaşımlar vardır. Bunlar şu şekildedir:

• Biyolojik psikiyatri; ruhsal sorunları sinir sisteminin biyolojik fonksiyonu üzerinden değerlendirmeyi ilke edinmiş bir yaklaşımdır.
• Çocuk ve ergen psikiyatrisi; çocuklar, ergenler ve onların aileleri üzerinde çalışmada uzmanlaşmış bir psikiyatri dalıdır.
• Kültürlerarası psikiyatri; ruhsal sorunların ve psikiyatrik hizmetlerin kültürel ve etnik bağlamıyla ilişkili psikiyatri dalıdır.
• Acil psikiyatri; acil tespitlerin psikiyatrideki klinik uygulamasıdır.
• Adli psikiyatri; hukuk ve psikiyatrinin arabirimidir.
• Geriyatrik psikiyatri; ileri yaştaki insanların ruhsal sorunlarını önleme ve tedavi etme konusunda uzmanlaşmış psikiyatri dalıdır.
• Konsultasyon-liyezon psikiyatrisi; diğer tıbbi uzmanlık dalları ve psikiyatrinin ara bölgesini oluşturan bölüm üzerinde uzmanlaşmış psikiyatri dalıdır.
• Askeri psikiyatri; askeri bağlamdaki ruhsal sorunları ve psikiyatrinin özel durumlarını kapsayan psikiyatri dalıdır.
• Nöropsikiyatri; ruhsal sorunların sinir sistemiyle ilişkin olarak nitelendirilebilen kısmıyla ilgilenen tıp dalıdır.
• Sosyal pskiyatri; ruhsal sorunların ve ruhsal refahın kişilerarası ve kültürel bağlamına odaklanmış psikiyatri dalıdır.

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Obsesyon ve Kompulsiyonların Özellikleri

Obsesyon ve Kompulsiyonların Özellikleri

Obsesyon ve Kompulsiyonların Özellikleri

Obsesyon ve Kompulsiyonların Özellikleri
Obsesyonlar (saplantılar, takıntılar): Kaygı ve sıkıntıya yol açan, kişi tarafından saçma bulunan inatçı ve zorlayıcı düşünce, fikir, dürtü ve hayallerdir. (Örneğin insanların ellerinin kirli ve mikroplarla bulaşık olduğunu düşünen kişi birlikte yaşadığı insanlar için de aynı şeyi düşünmektedir.) Kişi bu düşüncelerin kendi iradesi altında olmadığını bilir. (Kişi bu takıntısını zihninden uzaklaştırmaya çalışır veya sık sık ellerini yıkar.)

Kompulsiyonlar (zorlantılar):
Tekrarlayıcı davranış veya zihinsel eylemlerdir. (Tokalaşmakla ellerinin kirlendiğini düşünen bir kişi sürekli ellerini yıkar). Amaçları herhangi bir zevk veya mutluluk sağlamak değil, obsesyona eşlik eden sıkıntıyı azaltmak veya engellemektir. (Ellerini bu derece sık yıkamak kişinin hoşuna gitmemektedir, amacı elinin kirlendiğine dair olan sıkıntısını azaltmaktır). Kompulsiyonlar açıkça abartılıdır ve amaçladıkları şeyle aralarında mantıksal bağlantıları yoktur (Kişinin elleri yıkamaktan tahriş olmuştur ve ortada bu derece el yıkamayı gerektirecek bir kirlenme yoktur.)

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Obsesyon ve Kompulsiyon Türleri

Obsesyon ve Kompulsiyon Türleri

Obsesyon ve Kompulsiyon Türleri

Bazı Obsesyon ve Kompulsiyon Türleri

Bulaşma ve temizlik obsesyonları

Bulaşma obsesyonu olan kişiler genellikle mikropların, kirin, idrarın üzerlerine bulaşmasından korkarlarSaatlerce kendilerini veya vücutlarının bir kısmını bir kısmını yıkayarak, kendilerini “ bulaşmadan” korumaya çalışırlarHattakendilerine bir şey bulaştıracağını düşündükleri şeylerden kaçarlar. Çevrelerindeki herşeyin bulaşık veya kirli olduğunu düşünürler. Temizlenmediği kaygısıyla saatlerce ve tekrar tekrar ev temizliği yaparlar.

Şüphe Obsesyonları
Şüphe obsesyonu olan kişiler bir şeyi yapıp yapmadıklarından emin olamazlar ve nedenle yaptıkları şeyleri tekrar tekrar kontrol ederler. Böyle bir kişi söndürmüş dahi olsa söndürdüğünden emin olamaz ve defalarca sobayı kontrol etmek zorunda kalır. Kapıyı açık unuttuğuna dair şüphesi olan bir kişi sık sık kapıyı kontrol eder.

Düzen Obsesyonları
Bu tür obsesyonu olan kişiler her şeyi tamamen doğru bir şekilde düzenlemeye çalışırlar. Birilerinin eşyalarına dokunmasına veya karıştırmasına direnç gösterirler.Düzen uğruna saatlerini harcayabilirler.
Saldırganlık veya zarar verme obsesyonları

Çocuğuna zarar verme veya cinsel hayaller( tekrarlayan pornografik imgeler) bu tür obsesyonlardandır. Bu kişiler yapmayacaklarını bilseler bile çocuklarına zarar vermekten korkarlar ve bu korkularını engelleyemezler. Bu korkuyu hafifletebilmek için bazı şeyleri “doğru sayıda” yapmak zorunda hissederler( örneğin mutfak lambasını 3 kez açıp kapamak gibi). Böylece, kendilerini veya aile üyelerini hayali bir tehlike veya zarardan koruduklarına inanırlar.

Dini Obsesyonlar
Aklına istemediği halde,tanrıya küfür düşünceleri gelen kişi 10’ar 10’ar geriye doğru sayarak sıkıntısını hafifletmeye çalışabilir. Çoğunlukla bu tür obsesyonlar kişinin zihnine ibadet yaparken takılır. Kimileri bu yüzden sık sık duaları tekrarlar, tövbe ve ibadet ederler.

Sayma Obsesyonları
Bu kişiler düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar.Otomobil plakalarını, evlerin numaralarını, apartmanların kaç kat olduğunu sayarlar. Belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayı akla gelince hemen uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.

Diğer Özellikler
Pek çok kişi obsesyon ve kompulsiyonlarını ortaya çıkaran durum veya nesnelerden uzak durmaya çalışır. (örneğin, insanlarla tokalaşmaktan kaçınır). Kişide sürekli tereddüt ve kararsızlık dikkati çeker. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım mı, yapsam mı yapmasam mı kararsızları içinde ileri derecede bunalır ve kuşkularını yakınlarına tekrar tekrar sorarak onları yıldılırlar.

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

OKB’nin sıklığı, nedeni ve tedavisi

Obsesyon ve Kompulsiyon Sıklığı

Obsesyon ve Kompulsiyon Sıklığı

Obsesyon ve Kompulsiyon Sıklığı
Yaklaşık 50 kişiden birinde OKB bulunmaktadır. Ancak birçok kişi; belirtilerinin çok hafif olması, hastalıklarını gizlemeleri, kimseye belli etmek istememeleri veya yıllarca süren hastalıklarını artık benimsemeleri nedeniyle hekime başvurmaktan kaçınır.

Obsesyon ve Kompulsiyon Nedeni
Biyolojik ve psiko sosyal birtakım etkenlerden söz edilmekle birlikte, tam olarak nedeni henüz anlaşılmamıştır.

Obsesyon ve Kompulsiyon Tedavisi
Obsesyon ve Kompulsiyon bozukluğu, uzun süreli ve zamanla iyileşme dönemleri gösterebilen bir hastalıktır. İlaçla ve psikoterapiyle tedavisi mümkündür. İlaç tedavisi ve davranışçı-bilişsel psiko terapinin birlikte kullanıldığı durumlarda çok iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu nedenle benzer yakınmaları olan kişiler tedavisi olan bu durumları için psikiyatriste başvurmalı ve iyileşmeye giden yolu açmalıdırlar.

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Depresyon

Depresyon

Depresyon

Depresyon nedir?

Çağımızda insanın ruhsal yapısıyla ilgili sorunları, diğer bedensel rahatsızlıkları gibi somut bir şekilde açık, bilimsel bir temele oturmuştur. Ne yazıktır ki, toplum içinde yine de soyut ve belirsiz kavramlar olarak değerlendirilmeye devam ederler.

Ruhsal sorun yaşayan birçok kişi, bu durumunun tedavi edilebilir bir durum olduğunu aklına bile getirmez ve yaşamını, üstesinden gelinebilecek bir rahatsızlıkla sürdürmeye çalışır. Oysa ruhsal sorunlarımız da tıpkı şeker hastalığı gibi tanımı, nedenleri, gidişi, tedavisi ve sonuçları belli durumlardır.

Depresyon, kendine özgü belirtileri olan, çok iyi tanımlanmış ciddi ve ciddiye alınması gereken bir hastalıktır. Herkes yaşamının bir döneminde hüzün, keder, mutsuzluk gibi duygulanımlar yaşayabilir. Bunlar, genellikle yaşanan olaylarla ilişkili ve geçicidir. Oysa bazen bu duygulanımlar daha aşırı boyutlarda ve daha uzun süre yaşanırlar. Hatta bazen buna yol açabilecek belirgin bir neden de yoktur veya neden vardır ama gösterilen duygusal tepkinin süresi ve yoğunluğu beklenenden fazladır. Artık bu duygulanımlar yaşamla, kendimizle, çevremizle ilişkimizi bozmaya başlamıştır.

Depresyonu teşhis etme

Kendinizi, bir süredir hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren bir biçimde üzgün, kederli, morali bozuk, mutsuz, dertli, çaresiz, sıkıntılı,zavallı,neşesiz, sinirli, çökkün, boşluktaymış gibi v.b. olarak tanımlıyor ve hissediyorsanız,
Eskiden zevk aldığınız etkinliklerin çoğuna karşı ilginizde azalma varsa veya artık bunlardan eskisi gibi zevk almıyorsanız,
İştahınızda azalma veya artma varsa ve istemediğiniz halde kilo veriyor veya alıyorsanız,
Hemen her gün uykusuzluk çekiyorsanız ya da aşırı uyuyorsanız. Uykuya dalmakta güçlük çekiyor veya sabahları istemediğiniz halde erken uyanıyor veya gece sık sık uyanıyorsanız. Eskiye göre çok daha uzun süre uyumanıza rağmen kendinizi yorgun hissediyorsanız,
Hemen her gün yakınlarınızın da fark ettiği şekilde konuşmanızda, düşüncelerinizde ve davranışlarınızda bir yavaşlamadan yakınıyorsanız. Karar vermekte, etkinliklere başlamakta ve sürdürmekte güçlük çekiyorsanız,
Yorgunluk, bitkinlik ve enerji kaybınız olduğunu hissediyorsanız,
Cinsel isteğiniz azalmışsa,
Bedeninizde nendi bulunmayan ağrılar, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, mide ve bağırsaklarda gaz, ishal- kabızlık dönemleri gibi yakınmalarınız varsa,
Düşüncelerinizi belli bir konuya yoğunlaştırmakta güçlük çekiyor veya zihninizin karmakarışık olduğunu hissediyorsanız, en basit konuda bile karar vermekte güçlük çekiyosanız,
Yineleyen biçimde ‘ ölsem de kurtulsam’ diye düşünüyorsanız veya aklınıza intihar düşünceleri takılıyor veya intihar planları yapıyorsanız,
Bunlardan birkaçı sizde varsa, depresyonda olma olasılığınız çok yüksektir.

Şu anda dünyada 100 milyon insan depresyondadır.

Depresyonun tedavisi

Depresif birey, kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Oysa tüm insanların yaklaşık beşte biri yaşamları boyunca en az bir kez depresyon geçirirler. Bu oran kadınlarda daha da yüksektir. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre herhangi bir anda dünyada 100 milyon insan depresyondadır. Görüldüğü gibi, depresyon oldukça sık görülen bir durumdur. Depresyon aynı zamanda, tedaviye çok iyi yanıt veren ve sonunda tam olarak iyileşebilen bir hastalıktır. Oysa depresyon geçirenlerin çoğu durumlarının tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu düşünmezler ve bu nedenle tedavi arayışı içine girmezler . Özellikle bizim toplumumuzda depresyon büyük oranda tedavi gerektirir bir hastalık olarak değerlendirilemez; sanki normal bir yaşam biçimi, kader veya kişilik özellikleri gibi görülür. Oysa depresyonda tedavi yardımı almak için, soğuk algınlığında olduğundan çok daha fazla neden vardır. Depresyon, ne bir akıl hastalığı ne de utanılacak bir durumdur. Son yıllarda depresyonu tedavi edici ilaçlarda çok hızlı bir kaydedilmiştir. Bu ilaçlar kişinin sosyal yaşamını etkilemeksizin depresyonu tedavi eder.

Birçok insanın kafasında, depresyon tedavi edici ilaçlarla (Antidepresanlar) ilgili özellikle şu sorular vardır;
• Bu ilaçlar üzerimde ağırlık yapar mı, beni uyuşturur mu?
• Bu ilaçları alırsam okula/işe gidebilir miyim?
• Sosyal yaşamımı sürdürebilir miyim?
• Bu ilaçlar bağımlılık yapar mı, vücudum buna alışır mı?
• Çok yan etkisi var mı?
• İlacı bıraktığımda daha mı kötü olurum?
Bu ilaçlar ( antidepresanlar) uyuşturucu değildirler, alışkanlık ya da bağımlılık yapmazlar. Özellikle yeni grup ilaçlar sosyal yaşamı etkilemeksizin depresyonu tedavi ederler. Uzman doktor denetiminde kullanılan antidepresan ilacın hemen hiçbir riski yoktur.

Ne yalnız ne de çaresizsiniz!

Diğer tüm hastalıklar çeşitli yakınma ve belirtilerle kişinin kendini iyi hissetmemesine neden olurken, depresyonda, hastalığın kendisi başlı başına mutsuzluk, umutsuzluk ve kendini iyi hissetmeme halidir.
Bu yanıyla depresyon,diğer hastalıklardan ne daha az önemsiz ne de daha az ciddidir. Kişinin hüzün ve umutsuzlukla dolan yaşamı en az kırık bir kol kadar engelleyici ve hatta çoğu kez ondan daha sıkıcıdır. Kırık kolunuza gösterdiğiniz önem ve ilgiyi asla kendinizden esirgemeyin.

Depresif yakınmalarınız varsa kendiniz, çevreniz ve geleceğiniz için bir psikiyatriste başvurun, hastalanma ve yardım isteme hakkını kullanın.

Umutsuzluk hastalığın kendisi olduğunda, umutsuzluğunuzu paylaşmak iyiliğe giden yolun ilk adımı olacaktır…

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Cinsel Sorunlar

Cinsel tutumlar ve cinsel işlev bozuklukları

Cinsel tutumlar ve

Cinsel tutumlar ve cinsel işlev bozuklukları

Cinsel Tutumlar

Pek çok insan normalin ne olduğu sorusuyla fazlasıyla uğraşır ve ortalamaya uymayan davranışı hatalı kabul eder. Cinsellik öylesine bireysel bir konudur ki, iki kişi kalıcı bir ilişki için bir araya geldiklerinde, tercihlerinde ve davranışlarında önemli farklılıklar olabilmesi şaşırtıcı değildir. Ne yazık ki bu tercihler yalnızca evlilikten sonra anlaşılır ya da tesadüfen keşfedilir.

Uygulamada, bir birlikteliği sürdürmek amacıyla işbirliği yapan çiftler cinsellikleri konusunda da işbirliği yapabilirler.

AIDS’ in ortaya çıkışının cinsel özgürlük hareketlerinin hızını kesmesine ve emin bir seçim olarak artık monogaminin ortaya konmasına rağmen, halihazırda pek çok insanın alkışladığı bir özgürlük çağında yaşamaktayız.

Cinsel davranışın acı ile birlikteliği eskiden yaygın tepki çekmekteydi. Şimdi ise toplum daha hoş görülü bir tavır geliştirmektedir.Batı toplumu diğerinin onuru, özgürlüğü, sağlığı zedenlenmedikçe, kişinin hoşlandığı davranışlarda bulunma hakkına sahip olması gerektiği görüşüne yaklaşmaktadır.

Cinsiyet Rolleri
Toplum insanların cinselliğini özellikle cinsiyetle ilgili rollerin belirlenmesi sürecinde etkiler. Çocuklar erken yaşlardan itibaren cinsiyet rolleri hakkında mesajlar almaya başlarlar ve cinslerine uygun davranmaya yönlendiriller.

Cinsel Tutumlar
Tutumlar doğru ya da yanlış bilgilere dayanır. Özellikle yanlış bilgiler öğrenilmişse, cinsel tutumla ilişkili duyguları değiştirmek zordur. Gene de cinsel tutumla ilgili çalışmalar, çocukların, ergenlerin ve yetişkinlerin değişebildiklerini göstermektedir.

Cinsel Mitler (yanlış inanışlar)
Mit 1: Masturbasyon teşfik edilmemelidir.
Mit 2: Seks yorar
Mit 3: Oral seks pistir
Mit 4: İyi sekste amaç cinsel ilişkidir.
Mit 5: Kadınlar eller kullanılmadan penis hareketleri ile orgazm olmalıdır
Mit 6: Kadınların cinsel açıdan pasif olmaları ve cinsel eylemi başlatmamaları gerekir.
Mit 7: Erkekler cinsel eyleme her an hazır ve isteklidir.
Mit 8: Sertleşmiş büyük bir penis iyi sevişmenin anahtarıdır.
Mit 9: Seks öğrenilemez
Mit 10: Cinsel fantaziler kurmak yanlıştır.
Mit 11: Kadınlar orgazm için vibratörlere bağımlı hale gelebilir ve bu tehlikeli makinalar erkeklerin yerini alabilir.

Cinsel İstek Bozuklukları
Azalmış ( Hipoaktif ) Cinsel istek bozukluğu
Cinsel tiksinti bozukluğu
Cinsel Uyarılma Bozuklukları
Kadında cinsel uyarılma bozukluğu
Erkekte erektil bozukluk
Orgazmla İlgili Bozukluklar
Kadında orgazm bozukluğu ( önceki adı İnhibe Kadın Orgazmı)
Erkekte orgazm bozukluğu ( önceki adı İnhibe Erkek Orgazm)
Prematür ejakülasyon (Erken Boşalma)
Cinsel Ağrı Bozuklukları
Disparoni ( Genel Tıbbi Bir Duruma Bağlı Olmayan)
Vajinismus (Genel Tıbbi Bir Duruma Bağlı Olmayan)
Hastalık ve ilaçlara bağlı cinsel işlev bozukluğu
Madde kullanımının yol açtığı cinsel işlev bozukluğu
Başka türlü adlandırılamayan cinsel işlev bozukluğu
Parafililer
Egzibisyonizm ( Teşhircilik, Göstermecilik )
Fetişizm
Frottizm ( Sürtünmecilik)
Pedofili
Cinsel Mazokizm
Cinsel Sadizm
Transvestik Fetişizm
Voyörizm ( Gözetlemecilik)
Başka Türlü Adlandırılamayan Parafili
Cinsel Kimlik Bozukluğu
Çocuklarda cinsel kimlik bozukluğu
Ergenlerde ya da erişkinlerde cinsel kimlik bozukluğu
Başka türlü adlandırılamayan cinsel kimlik bozukluğu
Olarak sınıflandırılırlar
Cinsel bozukluklar içinde en sık görülen kadınlarda “ vajinismus ,erkeklerde erken boşalma’ dır.”

Date: Ekim 28th, 2009
Cate: Psikolojik Rahatsızlıklar

Anksiyete bozuklukları spektrum hastalıkları

Anksiyete bozuklukları

Anksiyete bozuklukları

Anksiyete ve ben

Anksiyete (bunaltı), hemen hemen her insan tarafından yaşanan bir duygudur. Asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun yaşanması, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemeye başlar.Bunaltı duygusu, olaylara içerdikleri tehlikelerle orantısız, uygunsuz ve abartılmış yanıtlar verilmesine neden olur.

Bunaltı, çeşitli bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterir. Başlıca bedensel belirtiler arasında çarpıntı, kalp hızında artma, tansiyon yükselmesi veya düşmesi, yüz kızarması, nefes darlığı, yorgunluk hissi ve çabuk yorulma, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, terleme ve ateş basması sayılabilir. Sıklıkla gözlenen ruhsal belirtiler ise, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusudur. Tüm bu belirtiler, kişide endişe,dehşet,tedirginlik,gerginlik,sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur.

Bunaltı,kalıtımsal,biyokimyasal,çevresel,kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi, çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir. Bunaltı en sık gözlenen ruhsal belirtilerdendir. Fobiler, panik bozukluğu,obsesif-kompulsif bozukluk gibi çeşitli tipleri mevcuttur.
Bunların arasında en sık karşılaşılanı fobiler,yani korkulardır.

Fobi, gerçekte tehlikeli olmayan bir nesne,etkinlik veya durumdan dolayı kişide sıkıntı yaratan ve mantıksız olan bir korku duyulması durumudur. Kişiler,kedi,köpek,böcek gibi hayvanlardan,kan görmekten,yaralanma veya sakatlanmadan, doktor veya diş hekiminden,kapalı yerlerde kalmaktan,yükseklikten veya uçağa binmekten aşırı derecede korkabilirler.Bu tür durumlar, özgül fobi,yani belli bir nedeni olan aşırı korku olarak adlandırılır.

Kişinin,sosyal ortamlarda veya beceri gerektiren etkinliklerin yapılması söz konusu olduğunda,utanç duyacağı durumlara düşecek davranışlar yapabileceği korkusuyla bu tür ortamlara girmekten çekinmesi ise, sosyal fobi olarak adlandırılır.Kişiler az tanıdıkları insanların önünde konuşmaktan,yemek yemekten, toplantılarda söz almaktan kaçınmaya başlarlar.

Panik atak, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanın dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir.Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

Panik bozukluğu,
• Tekrarlayan,beklenmedik Panik Atakları ve
• Ataklar arasındaki zamanlarda başka panik ataklarının da olacağına ilişki sürekli bir kaygı duyma,
• Panik ataklarının “kalp krizi geçirip ölme; “kontrolünü yitirip çıldırma”ya da“ felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma ya da
• Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak(işe gitmeme,spor,ev işi yapmama,bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme,yanında ilaç,su,alkol,çeşitli yiyecekler taşıma gibi)bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.
Panik atak geçirme endişesi, kişinin sosyal, mesleki ve ailevi yaşantısını önemli ölçüde etkileyebilir. Dışarı yalnız çıkmak istemeyebilir. Toplu taşıma araçlarına binmekten kaçınır.Kalabalık yerlerde bulunmak,kapalı yerlere girmek yoğun bir endişe yaratır.Kendisini emniyette ve rahat hissetmek için ilaç, kolonya,şeker gibi nesneleri yanında taşıyabilir.

Obsesif-kompulsif bozukluk ya da toplum yaygın adıyla “titizlik hastalığı” kişiye rahatsız edici gelen, bir türlü akıldan çıkmayan, tekrarlayıcı dürtü ya da düşüncelerin varlığı(obsesyon, yani saplantı)ve kişinin bu saplantılarından kurtulabilmek için geliştirdiği davranışlardan(kompulsiyon, yani zorlantı)oluşur.Örneğin zihinden uzaklaştırılamayan“hastalık bulaşacağı saplantısı”na karşı geliştirilmiş olan sürekli yıkanma ve temizlenme davranışı bunun en sık ve yaygın şeklidir.Cinsel saplantılar, zarar verme ya da zarar görme saplantıları, dini saplantılar ve bunlardan kurtulabilmeye yönelik geliştirilen sayı sayma, tekrarlama, kapıyı ve ocağı kapattıktan sonra defalarca kontrol etme gibi kişiyi zorlayan davranışlarla da sıkça karşılaşmaktadır.

Bu hastalıkların kesin nedeni henüz yeterince bilinmemekle birlikte, tedavisi konusunda önemli ve güldürücü gelişmeler vardır.

Psikoterapi ve ilaç tedavisi yararlı olmaktadır.
Öneriler
• Öncelikle bir psikiyatri (ruh sağlığı ve hastalıkları) uzmanından yardım talep ediniz
• Sıkıntınız ve bedensel yakınmalarınız için çok çeşitli uzmanlık dallarındaki hekimlere başvurmayın, yani“doktor doktor dolaşmayın”.Tek bir hekimle kuracağınız iyi bir hasta- hekim ilişkisi, yakınmalarınızın düzelmesini hızlandıracaktır.
• Özellikle panik atağı sırasında,hastanelerin acil servislerine başvurmayın.Panik atağı sırasındaki sıkıntı ve bedensel yakınmalarınızla tek başınıza başa çıkabilmeniz çok daha önemlidir.Aksi durumlar,hastalığınızı olumsuz etkileyecek, gözünüzde daha da büyüyecektir.
• Yeterli tetkiklerden sonra bedensel yakınmalarınızın organik bir bozukluktan kaynaklanmadığına ilişkin olarak size verilen güvencelere inanın ve sık sık tansiyonunuzu veya kan şekerinizi ölçtürmeyin,kendiliğinizden gereksiz tetkikler yaptırmayın.Bu tür davranışlar, rahatsızlığınızın düzelmesini geciktireceği gibi,ağır bir maddi yük altına girmenize de neden olacaktır.
• Çay ve kahve, içerdikleri bazı maddeler nedeniyle sıkıntınızı artıracaktır. Bu tür içecekleri fazla tüketmeyin.
• Alkol, sizi geçici bir rahatlatabilir.Bu durum yanıltıcıdır.Alkol bağımlılığı tehlikesinin yanı sıra, alkolün kullandığınız ilaçlarla etkileşmesi sonucu çok ciddi yan etkilerle karşı karşıya kalabilirsiniz.
• Yaşadığınız sıkıntı nedeniyle,” Çocuğumu veya kendimi pencereden atar mıyım?”,”Çevreme zarar verir miyim?”gibi çok rahatsız edici düşünceleriniz olabilir. Bu düşüncelerle tek başınıza baş edemediğiniz zamanlarda telefonla hekiminize veya danışmanlık hizmeti veren kurumlara ulaşabilirsiniz.Bu çabalarınız da yetersiz kalırsa, yakınınızdaki bir psikiyatri merkezine baş vurun.
• İyileştiğiniz düşüncesiyle ilaçlarınızı kesmeyin. Tedavinin sona erdirilme kararını hekiminizle birlikte alın.Unutmayın ki, yakınmalarınız geçse bile hastalığınızın tekrarlamaması için bir süre daha ilaç kullanmanız gerekebilir.
• Hastalığınızı yeneceğinize dair inancınızı canlı tutun ve mücadeleden vazgeçmeyin.

YALNIZ OLMADIĞINIZI UNUTMAYIN!

Date: Ekim 27th, 2009
Cate: Komik

taraftar bedduaları

Takımının Şampiyonlar Ligi maçını seyrederken elektrikler kesile?

G.Saraylılar?la dolu bir otobüste giderken cep telefonundaki F.Bahçe Marşı melodisi çala inşallah?

Askerde Erman Hoca gibi çavuşu ola da sürüm sürüm sürüne!

250 lira verip girdiği maçta midesi bozulasıca da 90 dakikayı tuvalette geçiresice?

Memleketin bütün spor yazarları hafıza kaybına uğraya da Kaya Çilingiroğlu?na muhtaç ola?

Transfer taksitine güvenip de aldığın arabana haciz gele inşallah!

Barcelona?ya transfer olup da yağmurlu bir günde Espanyollu bir taksicinin arabasına binersin inşallah?

Lig TV seyrederken risıvır?ı bozula!

Rakip taraftar sitesine uygunsuz mesaj yazarken kimliği tespit edilesice!

Tam Milli Takım?a seçilmişken Sezer yeni bir kararname imzalaya da yerine Patagonyalı birini vatandaş yapıp kadroya alalar inşallah?

Fener?de oynayasın da Avrupa kupası maçına çıkasın inşallah!

G.Saray?ı tutup da stat projesinin bitmesini bekleyesin emi!

Lig A?ya düşesin de maçları radyodan dinleyebilir miyiz? diye kara kara düşünesin!

Düğününün olduğu gün takımının Şampiyonlar Ligi maçı olasıca?

Kayın pederi ezeli rakibini tutasıca!

Yanlış turnikeden girip de rakip taraftarın arasında kalırsın inşallah!

Takımının şampiyonluk maçı ÖSS?ye denk gelesice!

Fener?de oynayıp da üç gün önce süper kahraman üç gün sonra vatan haini ilan edilesice!

Fener?i tutup Avrupa kupası maçı; Cim Bom?u tutup Kadıköy?de Fener maçı izleyesin inşallah; inim inim inleyesin!

Tam da turnikenin önüne geldiğinde kombineni evde unuttuğunu fark edesin inşallah?

1000 km deplasman yapıp da emniyet tarafından maça alınmayasın emi!